25 Aralık 2008 Perşembe

HAYRİ BABAYI ANARKEN

Sen gideli bir yıl oldu Hayri baba!
Oradan bizi gözlüyor musun acaba?
Zannetme ki senden boşalan yeri dolduran oldu
Aksine diktiğin fidanlar bakılmadı soldu.

Afyon dağ köyünde bir kadın bekliyor yolunu
Almış yanına çocuklarını ve yoksulluğunu
Toplamış çuval çuval meşe palamudunu
Yavaş yavaş senden kesiyor umudunu

Emzikli bir torun bulmuştun Denizli’ de
Her Perşembe koşuyordu Hayrettin dedesine
Sen gittikten sonra emzik , mama nesine
Camdan bakıyor dedesinin boş sandalyesine

Kırım da seni sordu başkan Erecep Hayrettin
Nerde ? fahri hemşerimiz eczacı Hayrettin
Yolunu gözlüyorlar Akmescitte , Akyarda, Yaltada
Göl kenarında yerimizi ayırtmış Balaban Mustafa

Çanakkale’den çıkmıştık yola arabayla
İki piliç az gelmişti Hayrettin babaya
Yine zam yapmışlar yeni rakıya
Boş ver bir daha mı geleceğiz dünyaya

Sensiz gidilmiyor Marmaris’e , Fethiye ye, Bodruma
Hasret kaldık yaşar ustanın sazına
Hüseyin udunu alarak yanına
Gelmiyor Ümit ustanın dergahına

Artık bu eski dünya değil Hayri baba
Kalmadı incelik , insanlar kaba saba
Kefenin cebine kaç metelik sığıyor acaba
İnsanların oldu dini imanı para

Yaşama sevinci kalmadı Kartagasının
Artık ne rakının tadı kaldı ne ince sazın
Can dostlarla yollar bir bir ayrıldı
Bize de kubbede bir hoş seda kaldı
YORGUN GÖNÜLLER

Gençlikte kendini tuzağa düşmüş hissedersin.
Ve yaşamı geri almak için mücadele edersin.
Zannetme ki evlilik ne hapishane ne zindan
Ne de sevgili karın başında gardiyan

Evlilik bir hapishane değil bir macera
İçin de bin bir çiçeğin yetiştiği bir sera
Yalnız kalırsan anlarsın neler yitirdiğini
Yaşamı paylaştığın karının onarılmaz eksikliğini

Zaman açgözlüdür , doymak bilmez
Sonsuza kadar yaşayacağını sanır herkes
Durmadan yer yutar her şeyi , herkesi
Geride bir şey bırakmaz ensemizde nefesi

İstiyorsan ruhunu sukuta kavuşturmak
Sana mı kaldı daha iyi bir dünya kurmak
Uğraşma hayatın sırrını çözmeye
Nasıl olsa gelecek mezarcı bir gün gömmeye

Zannetme ki yaşam boyu mutsuz olmuşsun
Yanlış melodiyle dans edip durmuşsun
Pişman olma , pişmanlık insanı yer bitirir
Korkma , ölünce ölüm bile dehşetini yitirir

Yaşam sınadı kartagasını
Tam zamanında yaptı jübilesini
Geriye dönüp bakmak için ömrümüz kısa
Yaşamış sayılmayız hatalarımız olmasa
16.08.2007

KIZIMA VEDA

Bugün evleniyorsun kızım,
Sana sonsuz mutluluklar diliyorum.
Artık daha yaşlı,daha yalnızım,
Eski günler geri gelmeyecek biliyorum.
Baba evini bırakıp,
Irak diyarlara gideceksin.
Bir kez yuvadan uçtu mu kuşlar,
Bir daha geri dönmezler.
Arada bir telefon edeceksin,
“ Baba! Çok özledim” diyeceksin.
Hıçkırığım boğazıma düğümlenecek,
Birkaç güzel söz söylemeye çalışacağım,
Sesim çıkmayacak!.....
Bebekliğini anımsayacağım,
Demiryolu köprüsünden geçerek,
Kendin kadar çantanla,
Atatürk ilk okuluna gidişini.
Okulları birincilikle bitirişini.
Rusya’ya, Kanada’ya,
Avrupa’ya, Amerika’ya
Gidiş gelişlerini.
Biliyorum baba evinden bu gidişin,
Dönüşü yok.
Yalnızca gözümde değil,
Canımın içinde tüteceksin.
Saniyeler geçerken sessizlik içinde,
“ Baba orada mısın,iyi misin “ diyeceksin
Suskunluğuma!
Evet,iyiyim kızım diyeceğim.
Senden boşalan yerin,
Bir uçurum gibi kaldığını,
Nereden bileceksin.
Bir gün yine baş ucuma gelerek
“ Seni çok özledim baba!” dediğinde
Kim bilir belki duyacağım seni,
Belki de yitip gideceğim karanlıklara!
BEYAZ EV VE SARIŞIN KADIN
Önünde yemyeşil vişne ağaçları,
Yukarıda güneş , parlıyor pırıl pırıl.
Oturmuş beyaz evin bahçesinde,
bir meleğin ışıltısı içinde,
beyazlar giymiş bir sarışın,
parlıyor ışıl ışıl !

Hocalar tanımlıyor cenneti.
Hurmalar altında bir çok huri.
Amelin yerinde ise eğer.
Olursun huriler içinde bir nuri

Bu fikir sarmadı beni.
Dünya renkli bir kainat.
Renkli bir çizgidir hayat.
Ona renk verende insan.
Sevgi en yüce değerdir.
Demişti bir büyük ozan.

Nedir bu doyumsuzluk nedir.
Boyan var,fırçan var.
Cennetini yap içine gir.
Mutlu olmak ne kolaymış meğer
Sevmesini biliyorsan eğer.
Hayat yaşamaya değer.

Almıyorsan erguvan çiçeklerinin
mor kokusunu.
Duymuyorsan güneşe karşı fışkıran
çimenlerin fısıltısını,
ve rüzgarın dallardaki şarkısını.
Ve görmüyorsan ki !
Hem yüreğinle,hem gözlerinle
Beyaz evin bahçesindeki
beyazlı kadının
sımsıcak bakışını.


Yaşarken anlamazsan hayatın kıymetini.
Boyanda olsa,fırçanda olsa,
hatta tuvalin de olsa,
hiçbir zaman yapamazsın cennetini.

Ömrümüz kuş gibi uçup giderken,
kendi cennetimdeki,
beyazlı kadına bakıyorum.
Günün birinde
beni sevmekten vazgeçer diye
çok korkuyorum.
EVE ERKEN DÖNEN OĞULLAR
Saat yirmi üç otuz.
Dağlıca’da hain bir pusu.
Kaçtı nice anaların uykusu,
yetim kaldı Mehmet’imin yavrusu,
boynu bükük gencecik yavuklusu.
Vatan sağ olsun!...

Asker urbası ile gitmiştin.
Al bayrağa sarılı gelmişsin.
Terhisime dokuz gün kaldı demiştin.
Eve hoş geldin! Oğul,
erken terhis olmuşsun.
Vatan sağ olsun!...

Ataların yatıyor Yemen’de , Sarıkamış’ta.
Destanlar yazdılar Çanakkale’de , Sakarya’da.
Bitmediyse emperyalistlerin kan tutkusu,
Ortadoğu’daysa yüzyılın Haçlı Ordusu,
kurban olsun anaların kınalı kuzusu.
Varsın bir oğul daha şehit olsun.
Vatan Sağ olsun!...

Emperyalistin gemisine binerek,
yüz yıl önce Çanakkale’ye gelmişti,
Anzak’ı , Yamyam’ı , Hindu’su.
Yüz yıl sonra aynı gemiye binmiş,
Talabani’si , Barzani’si , Apo’su.
Vatan sağ olsun!...

Geldi okyanus ötesinden bir canavar.
Ortadoğu’da kardeş , kardeşi boğar.
Elbet Anadolu’dan bir güneş doğar.
Kanın bu vatana helal olsun.
Oğul! Sen Mustafa Kemal’in torunusun.
Vatan sağ olsun!...

Çanakkale’de geçilemez , Şırnak’ta.
Sakarya’da aynıdır , Yüksekova’da.
Bizde verilecek çok can var daha.
Dedesi Polatlı’da , torunu Dağlıca’da.
Selam olsun Duatepe’den Cudi dağına.
Yeter ki! Vatan sağ olsun!...
BİZ ÇILGIN TÜRKLERİZ

Biz çılgın Türkleriz!
Dört nala gelip doğusundan Asya’nın;
İz bıraktık kuzeyinde Afrika’nın,
Doğusunda Avrupa’nın.
Onlarca devlet kurduk
Yarısında dünyanın.
Bizden başka sahibi
Yok iken Avrasya’nın
Biz unuttuk!
Kerkük’ü,Rumeli’yi
Kıbrıs’ı,Kırım’ı,Ahıska’yı
Doğu Türkistan’ı
Bir ulus unutur mu vatanını?
Biz unuttuk koskoca Kıpçak ovalarını
Şamandık , Budist olduk,
Musevi,Hıristiyan olduk.
Başka dinlerde bırakarak kardeşlerimizi
Sonunda Müslüman olduk.
Bazen unuttuk dilimizi
Orhun,yenisey yazılarını
Mani Uygur yazılarını
Yıllarca kullandık
Arap,Musevi,Yunan dillerini
Sonunda Anadolu Türkleri
Unutmadan köklerini
Uygar dünya gibi
Benimsedi Latin harflerini
Ortaya çıktı Rum yalanı
Anadolu beş bin yıllık Türk vatanı
Eskişehir Yazılı kayada
Anadolu’nun eski yerli halkı
Anadolu Etrüskleri
Yaşamıştı Anadolu’da.
“Bağımsızlık benim karakterimdir”
Demişti büyük Türk atası
Gök bayraktan,Al bayrağa
Avrasya Türklerin Kıtası...
TÜRK AYDINLANMASININ
ÖNCÜLERİ GASPIRALI , GALİYEV VE
ATATÜRK

Türk aydınlanmasının öncüleri olan bu üç büyük düşünce ve eylem adamı 20.yüzyıla damgasını vuran dünya liderlerinin birçoğu devirlerini tamamlamış olmalarına rağmen , 21.yüzyılda da mazlum milletlerin ve sömürge halkların yol göstericisi olmaya devam etmektedirler.

GASPIRALI
Doğumunun 150.yıldönümünü nedeni ile Türkiye’de ve Dünyadaki Türk ve Müslüman halkların yaşadığı bir çok coğrafyada hayatı , fikirleri ve eserleri ile birlikte anılan İsmail Gaspıralı’yı bu anma toplantılarında yepyeni yönleri ile tanıma fırsatı bulduk.

Gaspıra’lı “Dilde , Fikirde , İşte Birlik” sözleri ile tarihe geçmiş ve Türk dünyasının gereksinimlerini özetlemiştir.Gaspıralı’nın bazı yönlerini aşağıdaki gibi özetliyebiliriz.

EĞİTİMCİ GASPIRALI
Gaspıralı Dünya Türklerinin birliğinin sağlanabilmesi için uygarlık ve eğitim alanında halkı bilinçlendirmenin gereğine inanmıştır.Cemaatten-millete geçiş olmadan hiçbir siyasi hakkın talep edilemeyeceğini biliyordu.

19.yüzyılda Rusya’daki Müslümanların okulları Buhara Kur’an kurslarının ortaçağdan kalan , zamanın ve bilimin dışındaki etkinliğinden ibaretti.Bu okullarda Kur’an okumak , namaz kılmak ve yazı yazmaktan başka hiçbir şey öğretilmiyordu.

Gaspıralı reformu önce ilkokullarda başlattı.Bu okullarda Kur’an okuma ve yazmanın dışında Türk dili ve grameri , matematik , İslam tarihi , coğrafya , Dünya tarihi ve sağlık bilgisi gibi derslerin öğretilmesi gereğini savunuyordu.Bunun için Bahçesaray’ın Kaymakağa semtinde bir okul açarak uygulamaya başladı.12 öğrencisi vardı.Günde 4 saat öğrenimle bu öğrencilere 45 günde okuma yazma öğreteceğini iddia etti.Bu tezini halkın önünde kanıtladı.Bu olayın etkisi bütün Rusya müslümanları arasında duyuldu ve usul-u cedit süratle yayıldı.Kadimcilerin ve Rus makamlarının bütün engellemelerine rağmen ilkokullarda reform tamamlanmıştı , sıra yüksek öğretime gelmişti.

Medreselerin geliştirilmesi ve yenilikçi bir yapıya kavuşturulması için Gaspıralı’dan önce çalışanlar dini eğitimin yanı sıra tabiat ve fen bilimlerine ait derslerin Rusça öğretilmesini istiyorlardı.

Gaspıralı onların aksine eğitimde Türk dilinin kullanılması gereğine inanıyordu.Medreselerde dini eğitimin yanı sıra tıp , fizik , kimya , astronomi , matematik , coğrafya , tarih , tabiat ilimleri , pedegojı , hukuk dersleri ve Rus dilinin öğretilmesi gereğine inanıyordu.Bu amaçla bütün engellemelere rağmen 1894-1905 tarihleri arasında Kazan , Ufa , Orenburg , Bahçesaray ve Bubi şehirlerinde 9 adet yeni metod madrese açtı.(1)Usul-u cedit okullarının sayısı bütün engellemelere rağmen 5000 e ulaştı.

Bütün bu okulların hızla yayılmasındaki en büyük etken “Tercüman” gazetesinde yayınlanan yazılardı.Eğitim hakkındaki yazılar Tercümanla sınırlı kalmayıp Orenburg’daki “Vakit” gazetesinden , Kazan’daki “Yıldız” gazetesine , Azerbeycan’daki Molla Nasrettin ve Fuzuyat’a kadar yayın organları ile bütün Türkistan’a yayılıyordu.

GAZETECİ VE YAZAR GASPIRALI
Gaspıralı’nın Kırım’da basarak son derece geniş bir coğrafyada dağıttığı Tercüman yüzyıllardır Rus esareti altında yaşayan Türk ve müslüman azınlığın sesini bütün Dünyaya duyurmuştur.1883’den 1916 yılına kadar 33 yıl boyunca yayın hayatını sürdüren Tercüman gazetesi 1914 yılında Gaspıralı’nın ölümünden sonra yayın hayatını sürdürememiş ve 1916 yılında kapanmıştır.

Gazetenin amacı Türk azınlığa kendi kimliklerini vermek , onları eğiterek cemaat şuurundan ulus bilincine eriştirmekti.Türklük bilincini ve dayanışma ruhunu harekete geçirmekti.Gaspıralı Tercüman’ın 10. ve 25. yıl jübülelerini gerekçe göstererek bütün Türk Dünyasından gelen temsilcileri ve aydınları bir araya getirmiştir.Bu toplantılara kadınları da davet etmek sureti ile asırlardır toplum dışı bırakılan şeriat baskısı altındaki Türk kadınını toplum yaşamına kazandırmak için devrim denilebilecek atılımları gerçekleştirmiştir.Tercümanda bu konudaki yazılara sık sık yer verdiği gibi kadınlara hitap eden dergiler çıkarmıştır.Sahneye konan birçok oyunda da kadın-erkek oyuncuları birlikte oynatmıştır.

Gaspıralı’nın gazeteci ve eğitimci kişiliğinin yanında “Molla Abbas” , “Gündoğusu” ve “Yüzyıllardan Sonra” gibi romanları , Binbirgece hikayeleri , Zoraki Talip(Moliere) gibi çevirileride vardır.

POLİTİKACI GASPIRALI
Gaspıralı’nın Rusya’daki Türk aydınlarını Tercüman gazetesinin 10. ve 25. yıl dönümlerinde bir araya getirerek onlara ulus bilincini vermeye çalıştığını belirtmiştik.Tercümandan önce 1879 yılında Bahçesaray Belediye Başkanı seçilen Gaspıralı 4 yıl bu görevi yürütmüştür.

Gaspıralı Rus makamlarına Rusya’daki müslüman-Türk kavimleri Ruslaştırmak mümkün olmadığına göre en doğru yol onlara hak , adalet , ilim ve özgürlük vermektir.O zaman Rusya’nın sorunları ile Rus olmayanlarda en az Ruslar kadar ilgilenecektir demiştir.Bu konuda Amerika ve İsviçre’yi örnek gösteren Gaspıralı , Rusya Türklerinin asimile edilemeyeceğini ve bütün baskılara rağmen dinlerini koruyacaklarını vurgulayarak en doğru yolun milletlerin eşitliğine dayanan federatif devlet yapısı olduğunu vurgulamıştır.

Gaspıralı müslümanları bir araya getirebilmek için “Milletlerarası Müslüman Kongresi” toplamaya karar verdi.Bu amaçla 1 Kasım 1907’de Kahire’de bir toplantı yaparak kongrenin amaçlarını anlattı.Konuşması toplantıya katılanlar ile basın tarafında bütün Dünyaya duyurulması sonucu Dünyada büyük heyecan yarattı.Komüte tarafından 1908 yılı Eylül ayında yapılması kararlaştırılan kongre , davetiyelerini göndermeye başladığı sırada Türkiye’de 2. Müşritiyet ilan edilmiş ve yönetime el koyan İttihat ve Terakkiciler kongrenin İstanbul’da yapılmasını istemişlerdir.Bu anlaşmazlık yüzünden kongre yapılamamıştır.




GASPIRALI VE GALİYEV
Gaspıralı’nın 1914 yılında ölümünden kısa bir süre sonra 1917 yılında Rusya’da Ekim devrimi olmuş ve Sovyetler Birliğinin 1989 yılında dağılmasın kadar sürecek olan Bolşevik yönetimi başlamıştır.

Önceleri Bolşeviklerin devrimi gerçekleştirmek için Müslümanların ve tüm azınlıkların desteğine ihtiyaçları vardı.Bunun için Lenin’in “Ulusların Kendi kaderini Tayin Hakkı” adlı çalışmasında belirttiği gibi müslüman sosyalistlere de tam bağımsızlık vadettiler.Bunun için Sultan Galiyev ve diğer müslüman sosyalistler Bolşeviklere 5. Kızılorduyu hazırlayıp devrim karşıtları ile savaşmak dahil olmak üzere her türlü yardımı yaptılar.

“Kalbimin üzerine büyük ağırlıkla çöken halkımın sevgisi yüzünden Bolşevizme geldim” diyen Sultan Galiyev’in devrime desteğinin kökeninde Çarlık Rusyası’nın yüzyıllardır imparatorluk topraklarındaki azınlıkları kültürel ve etnik asimilasyona tabi tutmaları nedeni ile , sosyo-ekonomikve politik yönden uzun yılların ezilmişliği yatmaktadır.Aynı zamanda Ekim devriminin daha çok “self dedetminasyon” ilkesi ile siyasal bir harekete dönüştürülerek , önce bağımsızlık , ardından Koloni ülkelerin ve halkların emperyalizimden kurtuluşu için ortak bir mücadele odağı oluşturulması yatıyordu.

Ancak Rus Bolşevikleri azınlıklara kendi kaderlerini tayin etme hakkı vermeyi vadettikleri halde iç savaşın Bolşevikler lehine sonuçlanmasından sonra söylemlerini değiştirmeye başladılar.”Kayıtsız Şartsız Egemenlik” ilkesi “Eşitlik” ilkesi ile yer değiştirecek ve Rusya halkının ulusal bağımsızlık istekleri birtakım ideolojik formüllerle gündemden uzak tutulacak ve “Anti Sovyetik” bir hareket sayılarak suç unsuru kabul edilecektir.

Sultan Galiyev “Sovyet tipi sosyalizmin kaçınılmaz bir şekilde Rusya’daki kapitalizm öncesi topluluklar üzerine oluşturulacak Rus emperyalizmi ve yeni tür sömürgecilikle sonuçlanacaktır” demiştir.Galiyev ulusal devrimin , sosyal devrimin ve sınıf çatışmasının önüne geçmesi gerektiğini savunmaktadır.Galiyev sınıf çatışmasını uluslararası boyutlara çıkardığı için sosyalist devrim sonucu sınıfsız toplum yerine , sınıfsız dünya olacaktı.

Sultan Galiyev kurmaya çalıştığı , Tatar-Başkır devletini sosyalizmi doğuya yaymak ve azınlıkların ulusal bağımsızlığını gerçekleştirmek için bir temel olarak kullanmak istiyordu.Türkleri birleştirmek için “Turan Federal Sosyalist Devleti”fikrini geliştirdi.Bu dönemde Rus Bolşeviklerine karşı Galiyev ayrı bir Müslüman Kominist Partisi kurdu.Kominist Enternasyonel’e karşı “Koloniler Enternasyoneli”fikrini geliştirdi.Bütün bunların sonucu Galiyev için tehlikeli günler başladı.Karşı devrimcilikle suçlanarak Stalin tarafından fikirleri ve eserleri birlikte tasfiye edildi.

Bennigsen’in belirttiği gibi Galiyev’in “Rusya’daki Sosyalist deney başarısızlığa mahkumdur” sözü 1989 yılında gerçekleşti.Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra gündeme gelen ve ortaya atılan GALİYEV adı ya da “GALİYEVCİLİK” düşüncesi hem Sovyet Sosyalizminin Dünya Sosyalizmine yönelebilecek başarısına yardımcı olabilir , hem de üçüncü dünyanın sömürülen halklarının kapitalistler ve kendisine sosyalist diyenler tarafından iki taraflı sömürüsüne bir seçenek olabilirdi.Bu yüzden herkes için büyük kayıptı.


GASPIRALI VE GALİYEV’DEN MUSTAFA
KEMAL’E
20. yüzyılın başlarında Dünya haritasına baktığımızda beş kıtaya yayılan devletlerin sayısının 50 dolayında olduğunu , sonlarında ise 150 yi geçtiğini görüyoruz.

Bu bağımsızlaşma , devlet olma özlemi bir yanda Fransız Devrimi ile başlayarak çevreye yayılan ulusçuluk anlayışından kaynaklanmıştır.Diğer yandan da sömürgeci devletlerin sömürdükleri ülkelerin halklarını asimile etme , kişiliksizleştirme uygulamalarına tepkiden , sömürüden kurtulma ve gelişme özlemlerinden doğmuştur.

20, yüzyılın hızlı bağımsızlaşma olgusunun bir başka esin kaynağı ve örnek olayı da Anadolu Türklerinin batılı sömürgeci kapitalist devletlere karşı verdiği ulusal bağımsızlık savaşı ve savaşla birlikte gerçekleştirdikleri Atatürk Devrimidir.

Gaspıralı’nın cemaat şuurundan ulus bilincine ulaşmada gösterdiği eğitim , gazetecilik ve siyasal birlik konusundaki çalışmaları ; Galiyev’in kurmaya çalıştığı bağımsız Tatar-Başkır ulus devleti çalışmaları onların sağlığında sonuçlanmasa da , 1989’da Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan birçok Türk Devletinin kurulmasına esin kaynağı olmuştur.

Aynı tarihlerde ayrı ayrı coğrafyalarda yaşayan Gaspıralı , Sultan Galiyev ve Mustafa Kemal hareketleri arasındaki yöntem ve ideoloji farklılıklarının yaşadıkları toplumların koşullarından ileri geldiğini söyleyebiliriz.Örneğin Gaspıralı Çarlık Rusya’sı döneminde Kırım’da yaşamış bir Kırım Türküdür.Çarlığın asırlardır Hristiyanlaştırma ve asimile etme çabalarına karşı yayınları , eserleri ve okulları ile Rusya’daki Türk ve müslümanlara ulusal bir kimlik vermeye çalışmıştır.

Yine Rusya topraklarında Kazan’lı bir Türk olan Galiyev Ekim Devrimi ile birlikte Rusya’daki Türk ve Müslüman halkların bağımsızlığa kavuşturulması ve sömürüden kurtulmaları için mücadele etmişse de Stalin tarafından tasfiye edilmiş ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi 1989’a kadar sürmüştür.

Birinci Dünya Savaşı sonunda dünya üzerinde tek bağımsız Türk ve İslam ülkesi kalmamıştır.Savaşın yorgun galipleri , kalan son Türk ve Müslüman varlığı da yok etmek için taşeron tuttukları bir ulusun kiralık ordusunu kullanarak Anadolu içlerine kadar gelmişlerdir.Ancak bu girişim Mustafa Kemal önderliğinde milletimizin yiğit direnişi ile karşılaşmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştıran TBMM orduları İslam’ın son ordusudur.Ancak bu ordu İslam Dünyası’nın ortak ordusu olmadığı gibi , Türklük aleminin de birleşik ordusu değildir.Türk Milleti’nin , Türkiye’de yaşayan Türk halkının ordusudur.Çünkü o tarihlerde Türk-İslam aleminin Türkiye dışında yaşayan bölümü tamamen sömürgeci güçlerin işgal ve denetimi altına girmişti.

İşte Mustafa Kemal komutasındaki TBMM orduları asırlardır Dünyanın yarısına hükmeden Türk Devletlerinin sonuncusunun yok edilmesine yönelik Emperyalist , sömürgeci saldırıları durdurarak 20. Yüzyılın ulusal kurtuluş hareketlerine önder ve öncülük etmiştir.

Bugün Dünyanın çok geniş bir coğrafyasında bir çok bağımsız Türk Devletinin bayrağı dalgalanmaktadır.Ömürlerini Türk ulusunun bağımsızlığı için harcayan bu üç büyük insan güçlerini ulus sevgisinden almışlardır.Bu bağımsız devletlerde yaşayanlar da onları sonsuza kadar sevgi , minnet ve saygı ile anacak ve eserlerini yaşatacaklardır.









TÜRK AYDINLANMASININ
ÖNCÜLERİ GASPIRALI , GALİYEV VE
ATATÜRK

Türk aydınlanmasının öncüleri olan bu üç büyük düşünce ve eylem adamı 20.yüzyıla damgasını vuran dünya liderlerinin birçoğu devirlerini tamamlamış olmalarına rağmen , 21.yüzyılda da mazlum milletlerin ve sömürge halkların yol göstericisi olmaya devam etmektedirler.

GASPIRALI
Doğumunun 150.yıldönümünü nedeni ile Türkiye’de ve Dünyadaki Türk ve Müslüman halkların yaşadığı bir çok coğrafyada hayatı , fikirleri ve eserleri ile birlikte anılan İsmail Gaspıralı’yı bu anma toplantılarında yepyeni yönleri ile tanıma fırsatı bulduk.

Gaspıra’lı “Dilde , Fikirde , İşte Birlik” sözleri ile tarihe geçmiş ve Türk dünyasının gereksinimlerini özetlemiştir.Gaspıralı’nın bazı yönlerini aşağıdaki gibi özetliyebiliriz.

EĞİTİMCİ GASPIRALI
Gaspıralı Dünya Türklerinin birliğinin sağlanabilmesi için uygarlık ve eğitim alanında halkı bilinçlendirmenin gereğine inanmıştır.Cemaatten-millete geçiş olmadan hiçbir siyasi hakkın talep edilemeyeceğini biliyordu.

19.yüzyılda Rusya’daki Müslümanların okulları Buhara Kur’an kurslarının ortaçağdan kalan , zamanın ve bilimin dışındaki etkinliğinden ibaretti.Bu okullarda Kur’an okumak , namaz kılmak ve yazı yazmaktan başka hiçbir şey öğretilmiyordu.

Gaspıralı reformu önce ilkokullarda başlattı.Bu okullarda Kur’an okuma ve yazmanın dışında Türk dili ve grameri , matematik , İslam tarihi , coğrafya , Dünya tarihi ve sağlık bilgisi gibi derslerin öğretilmesi gereğini savunuyordu.Bunun için Bahçesaray’ın Kaymakağa semtinde bir okul açarak uygulamaya başladı.12 öğrencisi vardı.Günde 4 saat öğrenimle bu öğrencilere 45 günde okuma yazma öğreteceğini iddia etti.Bu tezini halkın önünde kanıtladı.Bu olayın etkisi bütün Rusya müslümanları arasında duyuldu ve usul-u cedit süratle yayıldı.Kadimcilerin ve Rus makamlarının bütün engellemelerine rağmen ilkokullarda reform tamamlanmıştı , sıra yüksek öğretime gelmişti.

Medreselerin geliştirilmesi ve yenilikçi bir yapıya kavuşturulması için Gaspıralı’dan önce çalışanlar dini eğitimin yanı sıra tabiat ve fen bilimlerine ait derslerin Rusça öğretilmesini istiyorlardı.

Gaspıralı onların aksine eğitimde Türk dilinin kullanılması gereğine inanıyordu.Medreselerde dini eğitimin yanı sıra tıp , fizik , kimya , astronomi , matematik , coğrafya , tarih , tabiat ilimleri , pedegojı , hukuk dersleri ve Rus dilinin öğretilmesi gereğine inanıyordu.Bu amaçla bütün engellemelere rağmen 1894-1905 tarihleri arasında Kazan , Ufa , Orenburg , Bahçesaray ve Bubi şehirlerinde 9 adet yeni metod madrese açtı.(1)Usul-u cedit okullarının sayısı bütün engellemelere rağmen 5000 e ulaştı.

Bütün bu okulların hızla yayılmasındaki en büyük etken “Tercüman” gazetesinde yayınlanan yazılardı.Eğitim hakkındaki yazılar Tercümanla sınırlı kalmayıp Orenburg’daki “Vakit” gazetesinden , Kazan’daki “Yıldız” gazetesine , Azerbeycan’daki Molla Nasrettin ve Fuzuyat’a kadar yayın organları ile bütün Türkistan’a yayılıyordu.

GAZETECİ VE YAZAR GASPIRALI
Gaspıralı’nın Kırım’da basarak son derece geniş bir coğrafyada dağıttığı Tercüman yüzyıllardır Rus esareti altında yaşayan Türk ve müslüman azınlığın sesini bütün Dünyaya duyurmuştur.1883’den 1916 yılına kadar 33 yıl boyunca yayın hayatını sürdüren Tercüman gazetesi 1914 yılında Gaspıralı’nın ölümünden sonra yayın hayatını sürdürememiş ve 1916 yılında kapanmıştır.

Gazetenin amacı Türk azınlığa kendi kimliklerini vermek , onları eğiterek cemaat şuurundan ulus bilincine eriştirmekti.Türklük bilincini ve dayanışma ruhunu harekete geçirmekti.Gaspıralı Tercüman’ın 10. ve 25. yıl jübülelerini gerekçe göstererek bütün Türk Dünyasından gelen temsilcileri ve aydınları bir araya getirmiştir.Bu toplantılara kadınları da davet etmek sureti ile asırlardır toplum dışı bırakılan şeriat baskısı altındaki Türk kadınını toplum yaşamına kazandırmak için devrim denilebilecek atılımları gerçekleştirmiştir.Tercümanda bu konudaki yazılara sık sık yer verdiği gibi kadınlara hitap eden dergiler çıkarmıştır.Sahneye konan birçok oyunda da kadın-erkek oyuncuları birlikte oynatmıştır.

Gaspıralı’nın gazeteci ve eğitimci kişiliğinin yanında “Molla Abbas” , “Gündoğusu” ve “Yüzyıllardan Sonra” gibi romanları , Binbirgece hikayeleri , Zoraki Talip(Moliere) gibi çevirileride vardır.

POLİTİKACI GASPIRALI
Gaspıralı’nın Rusya’daki Türk aydınlarını Tercüman gazetesinin 10. ve 25. yıl dönümlerinde bir araya getirerek onlara ulus bilincini vermeye çalıştığını belirtmiştik.Tercümandan önce 1879 yılında Bahçesaray Belediye Başkanı seçilen Gaspıralı 4 yıl bu görevi yürütmüştür.

Gaspıralı Rus makamlarına Rusya’daki müslüman-Türk kavimleri Ruslaştırmak mümkün olmadığına göre en doğru yol onlara hak , adalet , ilim ve özgürlük vermektir.O zaman Rusya’nın sorunları ile Rus olmayanlarda en az Ruslar kadar ilgilenecektir demiştir.Bu konuda Amerika ve İsviçre’yi örnek gösteren Gaspıralı , Rusya Türklerinin asimile edilemeyeceğini ve bütün baskılara rağmen dinlerini koruyacaklarını vurgulayarak en doğru yolun milletlerin eşitliğine dayanan federatif devlet yapısı olduğunu vurgulamıştır.

Gaspıralı müslümanları bir araya getirebilmek için “Milletlerarası Müslüman Kongresi” toplamaya karar verdi.Bu amaçla 1 Kasım 1907’de Kahire’de bir toplantı yaparak kongrenin amaçlarını anlattı.Konuşması toplantıya katılanlar ile basın tarafında bütün Dünyaya duyurulması sonucu Dünyada büyük heyecan yarattı.Komüte tarafından 1908 yılı Eylül ayında yapılması kararlaştırılan kongre , davetiyelerini göndermeye başladığı sırada Türkiye’de 2. Müşritiyet ilan edilmiş ve yönetime el koyan İttihat ve Terakkiciler kongrenin İstanbul’da yapılmasını istemişlerdir.Bu anlaşmazlık yüzünden kongre yapılamamıştır.




GASPIRALI VE GALİYEV
Gaspıralı’nın 1914 yılında ölümünden kısa bir süre sonra 1917 yılında Rusya’da Ekim devrimi olmuş ve Sovyetler Birliğinin 1989 yılında dağılmasın kadar sürecek olan Bolşevik yönetimi başlamıştır.

Önceleri Bolşeviklerin devrimi gerçekleştirmek için Müslümanların ve tüm azınlıkların desteğine ihtiyaçları vardı.Bunun için Lenin’in “Ulusların Kendi kaderini Tayin Hakkı” adlı çalışmasında belirttiği gibi müslüman sosyalistlere de tam bağımsızlık vadettiler.Bunun için Sultan Galiyev ve diğer müslüman sosyalistler Bolşeviklere 5. Kızılorduyu hazırlayıp devrim karşıtları ile savaşmak dahil olmak üzere her türlü yardımı yaptılar.

“Kalbimin üzerine büyük ağırlıkla çöken halkımın sevgisi yüzünden Bolşevizme geldim” diyen Sultan Galiyev’in devrime desteğinin kökeninde Çarlık Rusyası’nın yüzyıllardır imparatorluk topraklarındaki azınlıkları kültürel ve etnik asimilasyona tabi tutmaları nedeni ile , sosyo-ekonomikve politik yönden uzun yılların ezilmişliği yatmaktadır.Aynı zamanda Ekim devriminin daha çok “self dedetminasyon” ilkesi ile siyasal bir harekete dönüştürülerek , önce bağımsızlık , ardından Koloni ülkelerin ve halkların emperyalizimden kurtuluşu için ortak bir mücadele odağı oluşturulması yatıyordu.

Ancak Rus Bolşevikleri azınlıklara kendi kaderlerini tayin etme hakkı vermeyi vadettikleri halde iç savaşın Bolşevikler lehine sonuçlanmasından sonra söylemlerini değiştirmeye başladılar.”Kayıtsız Şartsız Egemenlik” ilkesi “Eşitlik” ilkesi ile yer değiştirecek ve Rusya halkının ulusal bağımsızlık istekleri birtakım ideolojik formüllerle gündemden uzak tutulacak ve “Anti Sovyetik” bir hareket sayılarak suç unsuru kabul edilecektir.

Sultan Galiyev “Sovyet tipi sosyalizmin kaçınılmaz bir şekilde Rusya’daki kapitalizm öncesi topluluklar üzerine oluşturulacak Rus emperyalizmi ve yeni tür sömürgecilikle sonuçlanacaktır” demiştir.Galiyev ulusal devrimin , sosyal devrimin ve sınıf çatışmasının önüne geçmesi gerektiğini savunmaktadır.Galiyev sınıf çatışmasını uluslararası boyutlara çıkardığı için sosyalist devrim sonucu sınıfsız toplum yerine , sınıfsız dünya olacaktı.

Sultan Galiyev kurmaya çalıştığı , Tatar-Başkır devletini sosyalizmi doğuya yaymak ve azınlıkların ulusal bağımsızlığını gerçekleştirmek için bir temel olarak kullanmak istiyordu.Türkleri birleştirmek için “Turan Federal Sosyalist Devleti”fikrini geliştirdi.Bu dönemde Rus Bolşeviklerine karşı Galiyev ayrı bir Müslüman Kominist Partisi kurdu.Kominist Enternasyonel’e karşı “Koloniler Enternasyoneli”fikrini geliştirdi.Bütün bunların sonucu Galiyev için tehlikeli günler başladı.Karşı devrimcilikle suçlanarak Stalin tarafından fikirleri ve eserleri birlikte tasfiye edildi.

Bennigsen’in belirttiği gibi Galiyev’in “Rusya’daki Sosyalist deney başarısızlığa mahkumdur” sözü 1989 yılında gerçekleşti.Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra gündeme gelen ve ortaya atılan GALİYEV adı ya da “GALİYEVCİLİK” düşüncesi hem Sovyet Sosyalizminin Dünya Sosyalizmine yönelebilecek başarısına yardımcı olabilir , hem de üçüncü dünyanın sömürülen halklarının kapitalistler ve kendisine sosyalist diyenler tarafından iki taraflı sömürüsüne bir seçenek olabilirdi.Bu yüzden herkes için büyük kayıptı.


GASPIRALI VE GALİYEV’DEN MUSTAFA
KEMAL’E
20. yüzyılın başlarında Dünya haritasına baktığımızda beş kıtaya yayılan devletlerin sayısının 50 dolayında olduğunu , sonlarında ise 150 yi geçtiğini görüyoruz.

Bu bağımsızlaşma , devlet olma özlemi bir yanda Fransız Devrimi ile başlayarak çevreye yayılan ulusçuluk anlayışından kaynaklanmıştır.Diğer yandan da sömürgeci devletlerin sömürdükleri ülkelerin halklarını asimile etme , kişiliksizleştirme uygulamalarına tepkiden , sömürüden kurtulma ve gelişme özlemlerinden doğmuştur.

20, yüzyılın hızlı bağımsızlaşma olgusunun bir başka esin kaynağı ve örnek olayı da Anadolu Türklerinin batılı sömürgeci kapitalist devletlere karşı verdiği ulusal bağımsızlık savaşı ve savaşla birlikte gerçekleştirdikleri Atatürk Devrimidir.

Gaspıralı’nın cemaat şuurundan ulus bilincine ulaşmada gösterdiği eğitim , gazetecilik ve siyasal birlik konusundaki çalışmaları ; Galiyev’in kurmaya çalıştığı bağımsız Tatar-Başkır ulus devleti çalışmaları onların sağlığında sonuçlanmasa da , 1989’da Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan birçok Türk Devletinin kurulmasına esin kaynağı olmuştur.

Aynı tarihlerde ayrı ayrı coğrafyalarda yaşayan Gaspıralı , Sultan Galiyev ve Mustafa Kemal hareketleri arasındaki yöntem ve ideoloji farklılıklarının yaşadıkları toplumların koşullarından ileri geldiğini söyleyebiliriz.Örneğin Gaspıralı Çarlık Rusya’sı döneminde Kırım’da yaşamış bir Kırım Türküdür.Çarlığın asırlardır Hristiyanlaştırma ve asimile etme çabalarına karşı yayınları , eserleri ve okulları ile Rusya’daki Türk ve müslümanlara ulusal bir kimlik vermeye çalışmıştır.

Yine Rusya topraklarında Kazan’lı bir Türk olan Galiyev Ekim Devrimi ile birlikte Rusya’daki Türk ve Müslüman halkların bağımsızlığa kavuşturulması ve sömürüden kurtulmaları için mücadele etmişse de Stalin tarafından tasfiye edilmiş ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi 1989’a kadar sürmüştür.

Birinci Dünya Savaşı sonunda dünya üzerinde tek bağımsız Türk ve İslam ülkesi kalmamıştır.Savaşın yorgun galipleri , kalan son Türk ve Müslüman varlığı da yok etmek için taşeron tuttukları bir ulusun kiralık ordusunu kullanarak Anadolu içlerine kadar gelmişlerdir.Ancak bu girişim Mustafa Kemal önderliğinde milletimizin yiğit direnişi ile karşılaşmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştıran TBMM orduları İslam’ın son ordusudur.Ancak bu ordu İslam Dünyası’nın ortak ordusu olmadığı gibi , Türklük aleminin de birleşik ordusu değildir.Türk Milleti’nin , Türkiye’de yaşayan Türk halkının ordusudur.Çünkü o tarihlerde Türk-İslam aleminin Türkiye dışında yaşayan bölümü tamamen sömürgeci güçlerin işgal ve denetimi altına girmişti.

İşte Mustafa Kemal komutasındaki TBMM orduları asırlardır Dünyanın yarısına hükmeden Türk Devletlerinin sonuncusunun yok edilmesine yönelik Emperyalist , sömürgeci saldırıları durdurarak 20. Yüzyılın ulusal kurtuluş hareketlerine önder ve öncülük etmiştir.

Bugün Dünyanın çok geniş bir coğrafyasında bir çok bağımsız Türk Devletinin bayrağı dalgalanmaktadır.Ömürlerini Türk ulusunun bağımsızlığı için harcayan bu üç büyük insan güçlerini ulus sevgisinden almışlardır.Bu bağımsız devletlerde yaşayanlar da onları sonsuza kadar sevgi , minnet ve saygı ile anacak ve eserlerini yaşatacaklardır.

23 Aralık 2008 Salı

SONER YALÇIN’IN
“ BEYAZ MÜSLÜMANLARIN BÜYÜK SIRRI”
“EFENDİ 2 “
ADLI KİTABININ ELEŞTİRİSİ
Soner Yalçın’ın “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı” “ Efendi-2”isimli kitabını okudum. Daha öncede “Efendi”kitabını büyük bir ilgi ile okumuştum. Yazar bu son çalışmasında kimseye “sebatayist” demediğini iddia ediyor. Hatta son sözünde
“ Demeyi de doğru bulmuyoruz”
“ Ama...”
“ Sebatayistler bizim tarihimizin çok önemli bir olgusu: siyasi-iktisadi ve kültürel hayatımızı derinden etkilediler. Böylesine önemli bir gerçeği yok sayamayız...”
“Ne demiştik Efendi kitabında;”
“ Bu kitap Türkiye’de hala tabu olan bir sırrın üzerindeki örtüyü aralayabilmek amacıyla yazıldı... Sebatayizm bizim gerçeğimizdir: onu yok sayarak tarih yazamayız...”
“ Ve ek:
Erasmus Deliliğe Övgü kitabında ne diyordu:
“ Madem ki söyleyeceklerim doğru,ne diye susayım...”
Yazar kitabı bu sözlerle bitiriyor. Gerçekten “ Efendi”kitabından Sebatayistler’in siyasi hayatımızdaki yerini ve siyasi yaşamımıza asırlardır verdikleri katkıları öğrendik. “ Efendi-2”kitabı ile de İslamcı çevreler içindeki Sebatayistleri anlatıyor. Siyasal İslam, masonluk ve para arasındaki yakın ilişkileri gözler önüne seriyor.
Soner Yalçın’ın “Beyaz Müslümanlar”dediği “ Dönme”lerin tarikatlara,tekkelere,iş dünyasına,ilginç akrabalık bağlarına uzanan ilişkiler ağını yüzlerce isim vererek anlatıyor.
Sebatayistler ile Mevleviler arasındaki yakın ilişkiyi anlatırken” Sebatayistler Müslüman oldular ve gizlenmek için bazı tarikatlara girdiler.”gibi sığ bir söylemle bu ilişkiler ağının açıklanamayacağını söylüyor.
Sebatayistler gittikleri Müslüman sufi tarikatları,dergahları,tekkeleri nasıl değiştirdiler. Bunun siyasete yansıması nasıl oldu. Tüm bunları gözler önüne seriyor.
Yazar kimseye Sebatayist demediğini iddia etse de ırkçı-milliyetçi Nihal Atsız’ın “İbrani asıllı Türkçülerden” olduğunu belirtiyor. Yine eski milli eğitim bakanlarımızdan Hasan Ali Yücelin dedesinin Yeni Kapı Mevlevi hanesinin müridi olduğunu ve Hasan Ali Yücelin sadece manevi hayatı değil,siyaseti de Yeni Kapı Mevlevi hanesinde öğrendiğini belirtiyor.
Yine Hz. Muhammed döneminde ( Asrı Saadet de ) olmayan mevlüdün camilere ne zaman girdiğini.” Allah’ın ipine sımsıkı sarılın asla tefrikaya girmeyin”sözünü kimin unutturduğunu bizlere anlatıyor.
Aydınlık dergisinin 25 Şubat 2007 tarihli sayısında kapak haber olarak Soner Yalçın’a “Efendi”yi MİT yazıp verdi.” Başlığı yer almaktadır.
Gaziantep’in Sam köyünden Ali Savcı,İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e şöyle diyor:”Ben bu kitabı okudum,kendi kendimden şüphe etmeye başladım!” “ Efendi’nin hedefi de buydu zaten:Milletin bilincini bulandırmak. Soner Yalçın da kitabı şöyle özetlememiş miydi:”Kurtuluş Savaşı’nda ön saflarda savaşanlar hep Sabetaycılar!”
Yazıda “Efendi-Beyaz Türklerin Büyük Sırrı”başlıklı kitabın MİT tarafından oluşturulduğu ve Soner Yalçın’a verildiği belirtiliyor. Yalçından önce 4 gazeteciye daha teklif edildiği ancak onların kitabın altına imza atmayı red ettikleri,reddedenlerden birinin de Tuncay Özkan olduğu belirtiliyor. Yazıda Soner Yalçın’ın bilgi alabilmek için her şeyi yapabileceği belirtiliyor. Hatta 28 Şubat sürecinde Genel Kurmay Başkanı olan İsmail Hakkı Kabadayı’ya Türk-İslam sentezisi yakıştırması yaptığı belirtiliyor.
Soner Yalçın “Efendi “kitabından sonra geçen Temmuzda”Efendi 2” yi çıkardı.”Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı”alt başlığı ile yayınladığı kitapta tarikatların tepesindeki isimlerin hepsinin sabetayist olduğunu söylüyor. Sabetayist olmayan bir tarikatçı var oda Fethullah Gülen.
Aydınlık dergisi “Efendi”kitabının sponsorluğunu İshak Alaton’un yaptığını ve Yahudi cemaatinin diğer önemli isimleri tarafından desteklendiğini yazmıştı.
Aydınlık dergisine göre “Efendi”kitaplarının amacı milli bilinci bulandırmaktır. Soner Yalçın’ın kitapta vermek istediğini şöyle özetleyebiliriz:Türkiye’ye solu ilk getiren,bankacılığı başlatan Kurtuluş Savaşında ön saflarda savaşanlar,tarikatların tepesindeki isimler hep Sabetayist.
Aydınlık Soner Yalçın’ın “Efendi”kitabında üstü kapalı bir üslupla Atatürk’ün de Sabetaycı olduğunu ima ettiğini söylüyor. Tek kanıtı da Selanik’li olması. Aydınlık Soner Yalçın’ın dedikoduya dayalı bir tarih yazdığını ve Sabetaycılık bölücülüğü yayma görevi üstlendiğini iddia ediyor.
Efendi kitabını olduğu gibi,Efendi 2 yide konunun uzmanları elbette eleştireceklerdir. Ancak şunu görebiliyoruz ki;Soner Yalçın Türk aydınlanmasının baş aktörlerinin hep Sabetayist olduğunu ve sayıları beş bin kadar olan Sabetayistlerin Türkiye'nin tarihini yazdığını anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken yüzyıllardır Dünyanın her tarafında devletler kurmuş ve Dünyanın yarısına hükmetmiş Türk varlığını göz ardı ediyor. Bu doğrultuda kitabında Türkiye dışındaki Kırım Türklerini ve diğer Türk topluluklarını aşağılamayı da ihmal etmiyor.
Bizde eleştiri ve tanıtım amaçlı olarak kaleme aldığımız bu yazıda yazarın “Sovyet Müslümanlarının Sovyetler Birliği döneminde dil ve din baskısı görmediği yolundaki görüşlerini; Müslümanların 2.Dünya savaşı sırasında Hitlerle iş birliği yapması Sovyetlerin bakış açısını değiştirmiştir. 1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı,Ermenilere nasıl tehcir uyguladıysa,benzerini SSCB de 2.Dünya Savaşından sonra Hitlere sempati ile bakan tatarlara yaptı. Yoksa Müslümanların dinine yönelik özel bir politika yoktu.” Şeklindeki çok yanlış ve isabetsiz görüşlerini eleştireceğiz.
Yine yazar kitabında Kırımdan “ Ak Topraklara” yani Osmanlı’nın hakimiyeti altındaki topraklara ve sonuçta Anadolu’ya göç eden atalarımıza “kardeşim kalıp niye mücadele etmediniz. Ne olacaktı ki,şehit olup cennete giderdiniz! Onu yapmayıp Anadolu’ya kaçmanın nedenlerini anlatmanız artık sıkıcı olmaya başladı... Bugün Balkanlarda,Kafkaslarda,Orta Asya da kalıp dilini-dinini koruyan soydaşlarımız her türlü taktiri hak etmiyor mu? Bu göç ağlamalarını artık sona erdirmeliyiz.”
Şeklindeki sözleri ile Sovyetler Birliği topraklarından gerek Çarlık Rusya’sı döneminde gerekse SSCB döneminde göç edenleri ve bugün onların torunları olan bizleri haksız ve dayanaksız eleştirileri ile incitmektedir. Diğer konularda uzman değilim. Ama yukarıda belirttiğimiz konularda bizler uzmanız. Bu yüzden toplumumuzu aşağılayıcı ve incitici sözlerinden dolayı yazarı eleştirmek ve işin doğrusunu hem soydaşlarımızın hem de yazarın öğrenmesini sağlamak için bu yazıyı kaleme aldım.
ERMENİ TEHCİRİ İLE KIRIM TÜRKLERİNİN SÜRGÜN VE SOYKIRIMI AYNI ŞEY DEĞİLDİR.
Yazar kitabının 74.sayfasında “Müslümanların 2.Dünya Savaşı sırasında Hitlerle iş birliği yapması,Sovyetlerin Müslümanlara bakış açısını değiştirmiştir.1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı,Ermenilere nasıl tehcir uyguladıysa,benzerini SSCB de 2.Dünya Savaşı sırasında Hitlere sempati ile bakan tatarlara yaptı. Yoksa Müslümanların dinine yönelik özel bir politika yoktu.”
Şeklindeki açıklaması gerçeklerden uzak,Sovyet tezlerini savunan,Sovyet sosyalistlerinin etkisiyle yapılan bir açıklamadır. Hele hele Ermeni Soykırımı iddiaları ile Kırım Türklerinin sürgün ve soykırımının birbirine benzetilmesi yazarın bu konulardaki bilgisinin ne kadar sığ olduğunu göstermektedir.
Kırımın Çarlık Rusya’sı tarafından işgal ve gasp edildiği 10 Nisan 1783 tarihinden bu yana Kırım Türkleri aleyhine organize suni kıtlık (1),sürgün,aydın tasfiyesi,etnik temizlik ve soykırım suçları işlenmiştir.
Yazarın iddia ettiği gibi Sovyetler Birliği 2,Dünya Savaşı sırasında topraklarında yaşayan azınlıklara işgalci nazilerle kollektif olarak “iş birliği” ve “casusluk” ve “bölücülük” yaptıklarından şüphelendikleri halklara top yekün sürgün uyguladıklarını söylemişlerdir.
Sürgün yalnız Kırım Türklerine değil Almanlara,Çeçenlere,İnguşlara, Kalmuklara, Karaçay ve Balkarlara da uygulanmıştır.
Eldeki arşiv ve belgeler Kafkaslı dağlı halkların,Kalmukların ve Kırım Türklerinin Nazilerle “İş birliği” yaptıklarına dair hiçbir kesin bilgi içermemektedir. (2)
Yazarın iddiasının aksine sürgün sırasında 90 bin Kırım Türk’ü Sovyet ordularında Almanlara karşı savaşıyordu. Kırımın işgali sırasında Almanlara karşı mücadele veren Partizan Kırım Türkleri dahi sürülmüştür.
Yazarın “Almanlarla iş birliği yaptıkları için sürüldüler” şeklindeki asılsız iddialarına rağmen Sovyet yetkililer 1950 li yıllardan sonra “Kollektif iş birliği” suçlamasında “ aşırılığa kaçıldığını “ ve “genelleme” yapıldığını kabul etmişlerdir. İşgalci ile iş birliği yaptıkları için haritadan silinen bazı özerk cumhuriyetlerin tüzel varlığı 1960 lı yıllarda (9 Ocak 1957) iade edildi. Kırım Türklerinin devletleri ise hiçbir zaman geri verilmedi.
Yine 1943-1944 sürgün dalgası ile Asya ya sürülen Ahıska Türklerinin yurtlarına dönmelerine ise hiçbir zaman izin verilmedi. Bugün Rusya topraklarında ve Azerbaycan da vatansız olarak yaşayan 400 binden fazla Ahıska Türküne yapılan haksızlık karşısında acaba sayın yazar” düşmanla iş birliği yaptıkları için cezalandırıldılar,hak ettiler mi “diyecektir. Kafkaslarda çekilen Misaki Milli sınırı 10 km kuzeye götürülebilseydi bugün bu insanlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür vatandaşları olacaktı.
1829 yılında Edirne Anlaşması ile Osmanlı Devletine kalan Güney Meshet yada yaşayan bu Türk boyu 2.Dünya Savaşı sırasında Kasım 1944 de Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Türk casusu oldukları iddiası ile sürülenlerin %49 unu 16 yaşından küçük çocuklar teşkil ediyordu.
Ahıska (Meshet) Türklerinin Ahıska’ya dönme mücadelesi Sovyet yetkilileri ve Gürcistan makamları tarafından sürekli engellenmiştir. Bugün yarım milyon civarındaki Ahıska Türkü Azerbaycan,Kazakistan,Rusya,Ukrayna,Sibirya ve Kuzey Kafkasya ülkelerinde darmadağınık bir halde hayat mücadelesi vermektedir. Gürcistan Avrupa konseyine taahhütte bulunmasına rağmen sorunun çözümüne yanaşmamaktadır. Rus,Gürcü ve Ermeni ittifakı ile bir Türk yurdu kaybedilmiştir.
Posoflu Üzeyir Usta durumu şöyle dile getiriyor:
Ahıska gül idi gitti
Bir Ehli dil idi gitti
Söyleyin Sultan Mahmut’a
İstanbul’un kilidi gitti.
Yazar kitabının 74.sayfasında “Osmanlı 1.Dünya Savaşında Ermenilere nasıl tehcir uyguladıysa,benzerini SSCB de 2.Dünya Savaşından sonrada Hitlere sempati ile bakan Tatarlara yaptı...”diyor.
Halbuki sürgün yalnız Kırım Türklerine (yazarın tabiri ile Tatarlara)uygulanmamıştır. 20 Eylül 1941 tarihinde başlayan Almanların sürgününü Kasım 1943 den Haziran 1944 e kadar süren yeni bir sürgün dalgası izledi. Bu defa 6 halkı Çeçenler,Balkanlar,İnguşlar,Kırım Tatarları,Karaçaylar ve Kalmuklar olmak üzere 900.000 insanı vurdu.
Yazarın “kalıp niye mücadele etmediniz..” “Ne olacaktı ki şehit olup cennete giderdiniz” şeklindeki beyanı da konudan ne kadar habersiz olduğunu gösteriyor.
Kırım Türkleri sürgünden sonra geri dönüş hakları tanınsın diye 30 yıl mücadele ettiler. On binlerce Karaçay, Kalmuk, Balkar, Çeçen ve İngus 1957 de geri dönüş yollarını tutarak eski cumhuriyetlerine kavuştular. Yalnız Kırım Türklerine eski Özerk Cumhuriyetleri iade edilmedi. 1950 li yılların sonlarından itibaren çoğunluğu Orta Asya da oturan Kırım Tatarları kollektif saygınlıklarının geri verilmesi ve kendi yurtlarına dönme izni için bir dilekçe kampanyası başlattılar. 1966 yılında bir tatar heyeti 130.000 imzalı bir dilekçeyi 23. Parti kongresine sundu. Eylül 1967 de Yüksek Sovyet Prezidyumunun bir kararnamesi “Toplu İhanet” suçlamasını iptal etti. Üç ay sonra yeni bir kararname Tatarlara kendi seçtikleri yerlerde oturma izni verdi. Ancak pasaport mevzuatına uymaları gerekiyordu. Bu da uygun bir iş sözleşmesi gerektiriyordu. 1967 den 1978 e kadar 15.000 den az sayıda Tatar nüfusunun % 2 si pasaport işlerini yoluna koyabildi.
SSCB Yüksek Sovyetinin 27 Şubat 1954 tarihinde yayınladığı bir kararname ile toprak,ekonomik ve kültürel bağların bulunduğu gerekçesi ile Kırım Ukrayna’ya bağlanmıştır.
21 Temmuz 1974 de imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşmasının 3. Maddesi “ Kırım,Bucak,Kuban,Yedisen,Canboyluk ve yediçkül tatarları hiçbir devlete tabi olmadan tamamen serbest kalacaklardır. Kırım tatarları kendi hanlarını eski kanunları ve adetlerine göre Al-i Cengiz soyundan serbestçe seçeceklerdir...” hükümlerini taşımasına rağmen 1783 tarihinde Kırım Çarlık Rusyası tarafından ilhak edilmiştir. 1917 ihtilali sırasında kurulan Kırım Bağımsız Cumhuriyeti Bolşevikler tarafından yıkılarak SSCB ne bağlı özerk cumhuriyet haline getirilmiştir.
Bütün bu uluslar arası haklara rağmen 27 Şubat 1954 tarihli kararname ile Kırım Ukrayna Cumhuriyetine bağlanmıştır.
Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre Osmanlı ve Rusya Kırımın Kırım Türklerine ait olduğunu kabul etmiştir. 1917 de Kırımda Kırım Türkleri bağımsız cumhuriyet ilan ederek Numan Çelebi Cihan Başbakanlığında hükümetlerini kurmuşlardır. Daha sonra Bolşevikler Kırımı işgal ederek SSCB ye bağlı muhtar cumhuriyet haline getirmişlerdir. 18 Mayıs 1944 de de Kırım Türklerinin tamamı Özbekistan ve diğer Asya topraklarına sürülerek Kırım yarım adanın asıl sahibi olan Türklerden temizlenmiştir.
Uluslar arası hukuk ve Küçük Kaynarca Antlaşması yarım adanın asıl sahibinin Kırım Türkleri olduğunu belirtmektedir. Yazarın “ Niye kalıp mücadele etmediniz”şeklindeki beyanına rağmen Kırım Türkleri hem Kırımda,hem sürgün yerlerinde ve hem de diaspora da mücadelelerini hiçbir zaman bırakmamışlardır. 1783 ten beri bu mücadele devam etmektedir.
1783 te Kırımın işgalinden sonra Kırım Türklerinin bir kısmı Osmanlının elinde kalan “ak topraklara”ağırlıklı olarak Karadeniz’in batısındaki Dobruca bölgesine göç etmişlerdir. Bunun nedeni de yarım adanın iç kısmında yaşayan ve tarımla geçinen atalarımızın elinden topraklarının alınmasıdır. Yalı boylarındaki ve büyük şehirlerdeki soydaşlarımız ticaretle uğraştıkları için iyi kötü geçinebiliyorlardı. Tarımla uğraşanlar Osmanlının da teşviki ve nüfus politikası nedeni ile Dobruca’ya ve Anadolu’ya göç ettiler. Göç eden atalarımız Osmanlı ordularına ve TBMM ordularına katılarak yıllarca savaştılar ve şehitler vererek genç Türkiye Cumhuriyetinin temeline harç oldular. Yazarın onları kaçmakla suçlaması Yemende,Çanakkale de ve Anadolu’nun her yerinde yatan atalarımızın kemiklerini sızlatmaktadır. Yazarın bu konudaki görüşü tarihi gerçeklere aykırıdır.
BOLŞEVİKLERLE TÜRK VE MÜSLÜMANLARIN YOLLARI 1920 DE
AYRILDI
Türk aydınlanmasının en önemli öncüleri Kırım ve Kazan Türkleridir. Çarlık Rusyası toprakları içinde 5000 den fazla Nizamı Cedit okulu açarak çağdaş eğitimi başlatan,1883-1916 tarihleri arasında çıkardığı “Tercüman”gazetesi ile Türk uluslaşmasının öncülüğünü yapan İsmail Gaspıralı ve “Üç Tarzı Siyaset”isimli eseri ile Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında önemli katkıları olan Yusuf Akçura yı unutamayız.
Yazar kitabın 73.sayfasında Lenin’in 7 Aralık 1917 de ki “Ey Rusya Müslümanları,ey Volga ve Kırım Tatarları,ey Sibirya ve Türkistan Kırgızları,ey Kafkas Türkleri,ey Kafkas Çerkezleri...Milli hayatımızı serbestçe tanzim ediniz. Size bu hakkı veriyoruz. Biliniz ki sizin ve Rusya’nın diğer milletlerinin hukukunu ihtilalin bütün kuvvetleri himaye edecektir.”sözlerine dayanarak Sovyetler birliğinde Türklere ve Müslümanlara zulüm yapılmadığını,onların dil ve dinlerini özgürce yaşadıklarını iddia etmektedir.
Halbuki Rus Bolşeviklerinin Sultan Galiyev ve Türk Bolşevikleriyle iş birliği Bolşevizmin mutlak egemenliği elde etmesine ve iç savaşın Bolşeviklerin zaferi ile sonuçlanmasına kadar sürdü. Önceleri Bolşeviklerin devrimi gerçekleştirmek için Müslümanların ve tüm azınlıkların desteğine ihtiyaçları vardı. Bunun için Lenin’in “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”adlı çalışmasında belirttiği gibi Müslüman sosyalistlere de tam bağımsızlık vaat ettiler. Bu nedenle Sultan Galiyev ve diğer Müslüman sosyalistler Bolşeviklere 5.Kızıl orduyu hazırlayıp devrim karşıtlarıyla savaşmak dahil olmak üzere her türlü yardımı yaptılar.
Fakat ne yazık ki 1920 den sonra Rus Bolşevikleriyle Sultan Galiyev ve arkadaşlarının yolları ayrıldı. Rus Bolşevikleri azınlıklara kendi kaderini tayin etme hakkı vermeyi vaat ettikleri halde,zaferden sonra söylemlerini değiştirdiler. Ve azınlıkları Rus hegemonyası altında oluşturulmuş Sovyet devletine katılmaya zorladılar. Çünkü Sovyetler proletarya diktasını hedefliyordu. Sovyetler Birliğinde de proletaryası olan tek halk Ruslardı. Galiyev’e göre sömürü devam edecekse sömürenin sosyalist veya emperyalist olmasının bir farkı yoktur.
Yazarın iddia ettiği gibi Sovyetler Birliği toprakları içindeki Türk ve Müslümanlara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanınmadı. Eğitim ve öğretimleri Rusça yapılmaya zorlandı. Camiler Bolşevikler tarafından yıkılarak dinlerini özgürce yaşamalarına izin verilmedi. Bugün Kırımda 600 den fazla camiden yalnızca 4 tanesi ayakta kalabilmiştir. Kırım Hanlık Sarayı dışında diğer bölgelerdeki Türk izleri suratla yok edilmiştir. Ayakta kalan birkaç tanesinin ve kültür varlıklarımızın Kırım Türk topluluğunun kontrolüne verilmesi için mücadelemiz sürmektedir.
SONUÇ
Yazar kitabında 1915 de Ermenilere uygulanan tehcir ile 1944 Kırım Türkleri ile diğer Türk ve Müslümanların sürgününü birbirine benzetmektedir. Acaba bu benzetme ile Orhan Pamuk gibi bir Nobel ödülümü amaçlıyor bilemeyiz. Ancak bu iki olay arasında hiçbir benzerlik yoktur.
1915 Sarıkamış ve Çanakkale de yüz binlerce şehit veren Osmanlı bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştır. Seferberlik nedeni ile silah altına alınan Osmanlı vatandaşları Ermenilerin silahları ile birlikte düşman safhasına geçerek Türk ordusunun arkasında tehdit unsuru oluşturuyordu. Bu nedenle zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır. Ermeni tehciri soykırım değildir. Ölüm kalım savaşına katılmış bir İmparatorluğun “meşru müdafaasıdır.”
Bu anlamda İnönü Lozan görüşmeleri sırasında “Fransız birlikleri Klikya dan ayrılırken neden bu mutlu soydan 60-80 bin kişi yurtlarını ve ailelerini bırakarak,başka yerlerde yoksulluk içinde yaşamak üzere Fransız ardından gidip kaçtılar”sorusunu sormuştur.
Soykırım suçunun tanımı “Ulusal,Irksal,Etnik yada Dini bir gurubu,bu niteliği yüzünden kısmen veya tamamen yok etmek amacı ile işlenen suçlar”olarak belirtiliyordu. Yani önceden hazırlanmış bir yok etme planının mevcudiyeti gerekmektedir. Ermeni tehcirinde böyle bir plan yoktur. Yalnız ayaklanma bölgelerindeki Ermeniler zorunlu göçe tabi tutulmuştur. İzmir ve İstanbul’daki 200 binden fazla Ermeni’ye dokunulmamıştır.
1943-1944 yıllarında Sovyetler Birliği topraklarında uygulanan sürgün ise soykırım’a dönüşmüştür. 9 Aralık 1948 de B.M toplantısında soykırım şöyle tanımlandı. “ Ulusal,ırksal,etnik yada dini bir gurubu bu niteliği yüzünden tamamen yok etmek amacı ile işlenen”suçları kapsamaktadır.
1944 de Kırım Yarımadasında tek Türk bırakılmayacak şekilde sürgün uygulandı ve sürgün sırasında sürülenlerin % 46 sı öldü. Stalin’in emri ile sürgünü gerçekleştiren gizli servis şefi Berian sonrada bir köyü unuttuğunu anlayınca o köy halkını da gemiye doldurarak Karadeniz de batırmıştır. (3) Üstelik Kırım Türkleri ve diğer sürgünlerin düşmanla işbirliği yapmadığını sonradan yayınladıkları 1967 tarihli Yüksek Sovyet Prezidyumu kararnamesi ile kabul ettiler ve “Toplu İhanet” suçlamasını iptal ettiler.
Sürgün sırasında 90000 Kırım Türkü ile 40000 Ahıska Türkü Sovyet Ordularında Almanlara karşı savaşıyordu. Hem Çarlık Rusya’sı döneminde hem de SSCB döneminde Kırım’ın ve Avrupa’daki Türklerin Asya’ya sürülmesi ve etnik temizlik yapılması bir devlet politikası haline gelmiştir. Yani burada “soykırım”suçunun manevi unsuru olan “yok etme kastı”mevcuttur.
Soykırım suçu 2.Dünya Savaşı sırasında doğmuştur. Ve Nazilerin Nürünberg’de yargılanması sırasında kullanılmıştır. Ceza kanunlarının evrensel kuralı “geriye tesirli olmamasıdır.” O halde 1915 de mevcut olmayan bir suç tanımı ile Türkiye mahkum edilmek istenmektedir. İşte bu yüzden de Ermeni tehciri ile Kırım Türkleri’nin sürgünü aynı şey değildir.
Yazarı atalarımızı ve toplumumuzu inciten asılsız iddialarından dolayı kınıyorum. Efendi kitapları ile kime hizmet ettiğini bilmiyorum ama bize yaptığı hakaretleri kendisine fazlasıyla iade ediyorum.

Av. Hasan Aydın
Polatlı Kırım Türkleri Derneği 2. Başkanı

Kaynaklar
1- Komünizmin Kara Kitabı Stephan Courtois ve Arkadaşları syf. 285
2- Komünizmin Kara Kitabı syf 287 – 290
3- Arabat Köyü (Yüz binlerin Sürgünü) – Dr Necip Hablemitoğlu

19 Aralık 2008 Cuma

ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARI VE BİREYSEL ÖZÜR DİLEME

Her yıl nisan ayında Ermeni diasporası soykırım iddialarını ABD kongresinde geçirme çabası içine giriyor.Seçim kampanyası sırasında ABD deki Ermeni oylarına talip olan Obama’da seçilirse “ Ermeni soykırımı “ nı kabul etmek için çaba göstereceğini söylemişti.
Türkiye’de de bir grup aydın bir metin hazırlayarak “ bireysel özür dileme “kampanyası başlattılar.İmzaya açılan metin şöyle :
“ 1915 de Osmanlı Ermelileri’nin maruz kaldığı büyük felakete duyarsız kalınması bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor.Bu adaletsizliği reddediyor , kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”
Amerikalı tarihçi Justin Mc Cartiy “ sizi baskı altında tutarlar,’Özür dileyin kapansın bu yara ‘ diyeceklerdir.Sakın oyuna gelmeyin.Rahatınız için bencillik ederseniz atalarımıza iftira etmiş olursunuz.Çünkü onlar böyle bir suç işlemediler.”Diyor.
Amerikalı profesör bu sözleri ederken bizim aydınlarımız acaba hangi saik ve baskı ile bu metni hazırladılar.
Bildiriye imza koyan aydınlar , bildiriyi Hrant Dink cinayetinin de etkisiyle vicdanlarını rahatlatmak için , insani amaçlarla , 1915 de meydana gelen olaylardan duydukları üzüntüyü belli etmek için imzaladıklarını söylüyorlar.
Halbuki emekli büyük elçi Şükrü Elekdağ ise bildiride yer alan” büyük felaket “ teriminin Ermeni diasporası tarafından soykırım anlamında kullanıldığını ; dolayısı ile bildiriye imza koyanların Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığını kabul ettiklerini belirtiyor.
Yine bildiride yer alan” inkar “ kelimesinin de soykırım iddiasını inkar eden Türkiye’nin , Ermeni diasporasının iddialarını kabul etmesi gerektiğini belirtiyor.Bu şekilde de dünya kamu oyunda Türkiye’nin elini zayıflatıyorlar.Bu bildiri siyasi amaçlarla bütün dünyada Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için Ermeni diasporasının ve onu kullanan ülkelerin elini güçlendirecektir.
Bildiriye imza koyan aydınların büyük bir bölümü insani amaçlarla bu bildiriye katıldılar.Ermenilere uygulanan “ zorunlu göç “ sırasında yaşanan insanlık dramı hepimizin vicdanını rahatsız ediyor.Ancak onlar resmin tamamına bakmıyorlar.1915 de Osmanlı Çanakkale’de , Sarıkamış’ta , Afrika’da, Ortadoğu’da ve Anadolu’da Birinci Dünya savaşı sırasında yüz binlerce vatan evladını kaybetti.Ermeni tehciri soykırım değil, olsa olsa ölüm kalım mücadelesi veren bir imparatorluğun meşru müdafaasıdır.
2006 yılında Romanya’nın Köstence kentinde düzenlenen “Avrupa’da Türk İzleri “ konulu bir sempozyuma katıldım.Bu sempozyum da konuşan çok değerli konuşmacılar Romanya ve Bulgaristan’ın “ Dobruca “ bölgesinin ve Trakya’nın birçok bölümünün nüfusunun yarıdan fazlasının yüz yıllardır Türk olduğunu söylediler hatta bundan yüz yıl önce Selanik’in bir Türk şehri olduğunu belirttiler.Savaş koşulları içinde Türklere de soykırım , etnik temizlik ve asimilasyon uygulanmıştır.Orada ki Türkler son kalan bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti topraklarına göçe zorlandılar. Bugün Yunanistan da yaşayan Türkler , bir AB ülkesinde kendi müftülerini bile seçemiyorlar.
Osmanlı tebaası olan Ermeniler yüz yıllardır bu topraklarda barış içinde yaşadılar.En yüksek mevkilere geldiler ve ticareti ellerinde tuttular.Ama Birinci Dünya savaşı sırasında Rus ordularına katılarak Osmanlı’yı arkadan vurdular ve 1915 olaylarına zemin hazırladılar.
Bildiriye imza koyanlar” büyük felaket” tabirini kullanarak Türklerin 1915 de Ermenilere karşı soykırım suçu işlediğini kabul etmiş oluyorlar.Halbuki soykırım suçu 1940 dan sonra ilk defa Amerikalı hukukçu Raphael Lepkin tarafından önerilmiş ve Nürmberk’de Nazilerin yargılanmaları sırasında kullanılmıştır.
9 Aralık 1948 de BM toplantısında imzaya açılmıştır burada soykırım aşağıdaki gibi tanımlanmıştır.
“ Ulusal , Irksal , Etnik yada dini bir gurubu , bu niteliği yüzünden kısmen veya tamamen yok etmek amacı ile işlenen…” suçlar olarak belirtilmiştir.
Yani Ermenilere karşı önceden hazırlanmış bir yok etme planı yoktur.Yalnız ayaklanma bölgelerindeki Ermeniler sürgüne gönderilmiş , İstanbul ve İzmir’deki Ermenilere dokunulmamıştır.
Ermeni diasporası bütün dünyada çok iyi çalışarak Avrupa Parlamentosunda, birçok Avrupa ülkesinin parlamentolarında soykırım iddialarını kabul ettirmişlerdir.
Rusya’daki Ermeniler bu iddiaları sonucunda Türkiye den tazminat ve toprak istediklerini , orada yayınlanan bir gazeteye verdikleri ilanla açıkladılar.
Ermeni soykırımı iddiaları hukuki dayanaktan yoksun , siyasal iddialardır. Türkiye aleyhine alınan kararlarda siyasal kararlardır.ABD ve Avrupa Ülkeleri tarihi kaç yıl geriye götürerek yargılayacaklardır.Kendilerinin yüz yıllarca Kuzey ve Güney Amerika’da, Asya da ve Avrupa da işledikleri insanlık suçlarına ne isim vereceklerdir.Hatta bugün bile dünyanı birçok yerinde , Ortadoğu’da ve Afganistan’da insanlık suçları işlenmektedir.Durum böyle iken bir kısım Türk aydınının büyük resme bakmadan bildiriyi imzalamaları büyük bir yanılgıdır.Amacı dışına çıkarılarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için kullanılacaktır.

17 Aralık 2008 Çarşamba

ÖZELLEŞTİRME VE YENİ DÜNYA DÜZENİ

Sağ iktidarların yönetiminde geçen 50 yıllık dönemin sonunda Türkiye yeniden Kurtuluş Savaşı öncesi koşullara sürüklenmiş , bölünme ve sömürgeleşme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmıştır.

Siyasal İslam bu iktidarlarca beslenerek Demokrasimizi ve Cumhuriyetimizi tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.

Emperyalizme , gericiliğe , ırkçılığa ve özelleştirme saldırısına karşı yeniden Kuvayi Milliye ruhu ile mücadele etme zamanı gelmiştir.

Baskıya , zulme , küreselleşmeye karşı , barış , özgürlük , demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin zamanı gelmiştir.

Yeni Dünya düzeni , bilindiği gibi uluslararası sermayenin yer küredeki hareketini zaman ve mekan bakımından kısıtlamalardan kurtarma projesidir.

Ulusal ekonomilerin özelleştirilmesi , bu uluslar arası projenin ekonomik alandaki en önemli aracıdır.Başını Dünya Bankası ve İMF’nin çektiği uluslar arası finans çevrelerince özelleştirme 1980’li yılların 2. yarısından başlayarak oldukça yüksek faizli kredilerle dış borç batağına sürüklenmiş olan az gelişmiş yada gelişmekte olan ülkelere kredi koşulu olarak sunulmuştur.Bu ülkelerden kamu mallarını satmalarını , ulusal ekonomilerini özelleştirerek borç taksitlerini ödemelerini ve uluslar arası sermayenin hareketini kısıtlayan düzenlemelerden vaz geçmeleri istenmiştir.

Ulusal Devletleri tasfiyeye yönelen bu girişim , ulusal devlet düzeyindeki her türlü düzenlemenin ekonomik gelişmeyi engellediği savını ileri sürmektedir.Uluslar arası finans devrimi ulus devletin mevcut olduğu varsayılan egemenliğini tehlikeye düşürmektedir.Milli güvenlik giderek uluslar arası güvenlikten ayrılmaz hale gelmiştir.Son birkaç yüzyıldır siyasal ve uluslararası işlerin en etkin örgütlenme şekli olan ulus devletin kontrolü elinden kaçırdığı , yeni şartlara cevap veremez duruma düştüğü iddia edilmektedir.Bazı sorunlar bakımından işleri verimli yapamayacak kadar büyük , bazı sorunlarda ise küçük kaldığı iddia edilerek , sözde ekonomik gelişmeyi engellediği savı ileri sürülmektedir.

Şüphesiz bu girişimlerin ardındaki amaç ulus devleti ekonomik ve siyasal anlamda küçülterek sonuçta tasfiye etmek sureti ile emperyalizmin , uluslararası sermayenin saldırılarına karşı ulusun toplumsal direncini kırmaktır.

Mustafa Kemal önderliğinde verdiğimiz ulusal Kurtuluş Savaşı sonunda Anadolu halkının kanları , canları pahasına ülkeden kovduğu emperyalist sömürgeci güçler , kuzu postuna bürünmüş kurt misali yeniden ülkemizin bağımsızlığını tehdit eder olmuştur.Amaçlarının Sevr’in yeniden diriltilmesi olduğunu bilmeli ve buna engel olmak için birlik ve bütünlüğümüzün güvencesi olan Cumhuriyetimizin Türklük temelindeki üniter , ulusal devlet niteliğini gözümüz gibi korumalıyız , değil yıkmak zedelemekten bile kaçınmalıyız.

Amasya görüşmeleri sırasında tutanağa geçmiş olan “kabul edilen sınırın Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı” ifadesine dayanarak emperyalizmin ülkemize ekmeye çalıştığı ayrılıkçı tohumların yeşertilmesine çalışmak , ulus devletin temeline dinamit koymakla eşdeğerdir.

Unutulmamalıdırki ulusal konularda düşmana verilecek her ödün , yeni ödünler gerektirir.Oysa ebediyete kadar yaşatmak kararlılığında ve azminde olduğumuz Cumhuriyetimize , onun temel niteliklerine dair ödün vermeye kimsenin hakkı yoktur.

“BU MEMLEKET TARİHTE TÜRKTÜ , HALENDE TÜRKTÜR VE EBEDİYYEN TÜRK KALACAKTIR” sözleri ile Atatürk birlik ve beraberliğimize ileride gelecek tehlikeyi önceden görerek önünü kesmiştir.

Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan herkesin dil , din ,ırk ve mezhep ayrılığına bakılmaksızın Türk olduğunu , TC vatandaşı olduğunu söyleyen Atatürk en çağdaş toplum modelini ortaya koymuştur.Bunu yapmak sureti ile Atatürk , Anadolu halkını Dünyanın oluşumundan bu yana bir çok devletler kurarak dünyanın yarısını hakimiyeti altına alan ve dünyanın en büyük tarihini yazan şanlı bir ulusun mirascısı yapmıştır.Bu gün yeniden özgürlüğüne kavuşan Türklük Dünyasının öncüsü ve önderi Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise bunu Atatürk’borçluyuz.

Bu fikirlerle yoğrulan Anadolu halkı mikro milliyetçilik akımları ile bölünemiyecek kadar birbiri ile kaynaşmıştır.Cumhuriyetin kurulmasından bu yana hiçbir etnik topluluğa azınlık muamelesi yapılmamıştır.Yani bölünmeye yönelecek mikro milliyetçilik akımlarının haklı zeminleri oluşmuş değildir.Ancak 50 yıldır iş başında olan sağ iktidarlar sırasında doğu ve Güneydoğu bölgesi ihmal edilmiştir.Dolayısı ile bu bölgede yaşayan herkes ırk ayrımı yapılmaksızın ihmal edilmiştir.

Türkiye bu güne kadar bütün batı ittifaklarının içinde yer almış , en zor dönemlerde vecibelerini yerine getirmiştir.SSCB ile en uzun hududu paylaşırken , sistemin getirdiği koşullarda Doğu Anadolu sınırını demir perdeye kapalı tutarak bu bölgeyi adeta ekonomik yönden çıkmaz sokak haline getirmiş , bunun sonucuda bölgenin diğer etkenleri yanında ekonomik ve sosyal bakımdan geri kalmasına , nüfusun büyük bir kısmının göçe zorlamasına zemin hazırlanmıştır.

Bu gün kuzeyden gelecek büyük tehlike ortadan kalktığı gibi , eski Sovyetler Birliği topraklarında bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetlerine komşu haline gelen bölgenin kalkınması önündeki engeller kalkmıştır.Yeterki iş başına gelen iktidarlar dayandıkları çok uluslu sermayelerin çıkarlarından önce Türk Ulusunun çıkarlarını düşünsünler.Ekonomik ve sosyal politikalarını Ulus-Devletin yıkılmasını önleyecek şekilde birlik ve beraberlik içinde kalkınma projelerine harcasınlar.

BOR , TORYUM VE TÜRKİYE

2.Irak savaşının nedeninin Saddam’ın elindeki kitle imha silahlarının yok edilmesi ve Irak’a demokrasi getirmek olmadığını , asıl sebebin Irak’ın petrolü dolarla değil de euro ile satmaya başlaması olduğunu artık herkes biliyor. Petrol üreten OPEC ülkeleri petrolü dolarla değil de euro ile satmaya başlarlarsa bu Amerika’nın dünya egemenliğine büyük zarar verecektir.

Petrolün yerini almak üzere hidrojeni yakıt olarak kullanmak düşüncesi ilk olarak Amerika’da yaşayan bir Türk profösör , Prof. Dr. Nejat Veziroğlu tarafından ortaya atılmıştır. 1974 petrol krizinden sonra kurulan Uluslararası Hidrojen Enerji Birliği’nin başına Veziroğlu getirilmiştir.

Yakıt olarak petrolü terk edip hidrojene geçirilmesinin en ateşli savunucuları İsrail Devleti ve Amerikan Yahudi Kongresidir. Sebebi de ekonomileri petrole dayalı Arapları çökertip mahvetmektir.

Bush 30 Ocak 2003’de yaptığı “Ulusa Sesleniş” konuşmasında “Amerika’yı petrole bağımlılıktan kurtarmak üzere bor a dayalı hidrojenle çalışan otomobiller tasarısına 1,2 milyar dolar ayıracağız” dedi.
Hidrojen yakıtı için gerekli olan bor madeninin anayurdu da Türkiye’dir. Dünya Rezervlerinin %70’i Türkiye’dedir. Hidrojen yakıtına geçilmesi en çok Türkiye’nin yararınadır.
Ne var ki Bush’un çetesi petrol ticareti yaparak servetlerine servet katan kimselerden oluşuyor. Birde Arap petrolüne bağımlılıktan kurtulan dünya bu kez de Türkiye’ye bağımlı olacaktır.
Amerika uzun süredir kendi topraklarında çıkan boru deterjan üretimi gibi çeşitli alanlarda kullanarak tüketti. Amerika bor yataklarının bulunduğu Ölü Vadi (Death Valley) bölgesini Ekim 1994’de Kongrenin aldığı bir karara ulusal park ilan ederek üretime kapadı. Bu ihtiyacını şimdi Türkiye’den karşılıyor. Kendi ülkelerindeki boru , bir gün Türkiye işlenmemiş bor satmayı durdurursa diye saklıyor. Türkiye’den her yıl 350-400 bin ton işlenmemiş bor satın alıyor. Üstelik Türk boru Amerikan borundan kat kat üstün. Dünyadaki 488 milyon tonluk bor rezervinin 320 milyon tonu Türkiye’de.
Enerji yönünden geleceği en parlak ülke Türkiye’dir. 1993’te nükleer enerji üretiminde uranyumun yerini toryumun alabileceği kanıtlandı. Toryumun uranyumdan üstünlüğü , çevreye radyasyon yayama olasılığının %0 oluşudur. Uranyum yerine toryum kullanan nükleer santraller iki yıl sonra üretime başlayacak. Bor nasıl dünyanın güçlü devletlerinin gözünü Türkiye topraklarına dikmesine yol açıyorsa , toryumda öyle olacak. Çünkü Amerika'da 160 bin ton olan toryum rezervi Türkiye’de 800 bin ton. Üstelik Türkiye’de bulunan “toryum 232” yüzde yüz oksitlenmiş olduğundan bu iş için kullanışlı olanı. Dünya toryum rezervinin de yarısı Türkiye’de. Eskişehir , Sivrihisar , Beypazarı , Kızılcaören yörelerinde. Yani bor yataklarına çok yakın yerlerde.
Görüyorsunuz ki geleceğin enerji ham maddesi Türkiye topraklarında. Dünyayı egemenliği almak isteyen Amerika Türkiye’ye ; bor ve toryumu bizim belirleyeceğimiz fiyata yalnız bize satacaksınız , yoksa Irak’ın başına gelenler size de gelebilir diyebilir.
Biz bor ve toryumu kendi belirleyeceğimiz fiyatla ve kendi istediğimiz koşullarda dolarla değil AB parası euro ile satmaya kalkarsak ne olacak?.
Amerika’nın Türkiye’de iktidar yapacağı kimseleri önceden Amerika’da eğiterek , Türkiye’deki demokratik karar alma düzeneklerini bozarak iş başına getirmesinin ve Dünya Bankası ve IMF kanalı ile siyasal iktidarları kendi taleplerini reddedemiyecek şekilde sıkıştırmasının nedenini şimdi anlıyor musunuz?.
Dünya petrol rezervleri tükeniyor. Alternatif enerjinin ham maddesinin yarıdan fazlası Türkiye’de bulunuyor. Türkiye’nin yer altı zenginlikleri çocuklarımızın geleceğinin garantisidir. Bu yüzden ulusal bağımsızlığımızı ve ulus devlet yapımızı korumalıyız. Günü kurtarmak isteyen politikacılar sit alanlarını ve tarihi zenginliklerimizi talana açmaları gibi bu zenginlikleri de şimdiden elden çıkarabilirler. Amerikan mandacılarının çocuklarımızın , tüyü bitmedik yetimin hakkını yabancılara yedirmesine ; mürekkepleri sömürgeciler tarafından doldurulmuş kiralık kalemlerin bizi aldatmasına izin vermeyelim.
Ulus devletimizi ve bağımsızlığımızı koruyabilirsek 21. yüzyıl yeniden Türklerin yüzyılı olacaktır.
DOLMAKALEM SAVAŞLARI – I

Polatlı Postası Gazetesi ve bana verilen “Özgür Görüş” köşesinin önemini her gün biraz daha iyi anlıyorum. Gazetemi Türkiye genelinde yayın yapan ve tirajı yüz binleri geçen gazetelerin bir çoğundan daha değerli buluyorum. Çünkü adı üzerinde görüşlerimi özgürce yazıyorum. Üzerimde hiçbir medya patronunun yada maddi ve siyasi çıkar bekleyenlerin baskısı yok. Bilebildiğimiz ölçüde okuyucumuza ülkemizin ve halkımızın sorunlarını anlatmaya çalışıyorum.

Yazımın başlığını Cengiz ÖZAKINCININ “Dolmakalem Savaşları” isimli kitabından aldım.

1880’de Newyork Times yazarı Swington basın mensuplarının katıldığı bir toplantıda şunları söylüyor:

“Dünya tarihinde şu ana kadar Amerika’da “Özgür Bağımsız Basın” diye bir şey varolmamıştır. Hiçbiriniz düşündüklerinizi doğru yazmaya cesaret edemezsiniz. Düşündüklerini açıkça yazan birisi birkaç gün sonra sokakta iş arıyor olacaktır. Gazetecilerin işi yalan söylemek , gerçeği yok etmek , servet sahiplerine dalkavukluk etmek , kendi günlük ekmeği uğruna yurdunu soyunu satmaktır. Bizler sahnenin arkasındaki zengin insanların oyuncaklarıyız. “BİZLER ENTELEKTÜEL FAHİŞELERİZ” diyor.

Çok şükür biz Swington’un tarif ettiklerinden değiliz. Swington’un entelektüel fahişelerine yıllar sonra Mustafa Kemal “Manevi Mikroplar” diyor.

“İyi bilinmelidir ki , gazeteler okul kitapları değildir” diyor Mustafa Kemal. Aşağılık kimselerin parayla yaptıkları basın savaşları vardır. Basının en aşağılık yalanları yaymakta kullanıldığı bir gerçektir. Basının ve Düşünce Derneklerinin ulusal yönetimin etkisinden kurtularak en aşağılık yalanları yaymakta kullanıldığı bir gerçektir. Basının ve Düşünce Derneklerinin , ulusal yönetimin etkisinden kurtularak , siyasi ve iktisadi gizli amaçlara araç olmasından korkulur. Basının para ile satın alınabilmesi , uluslararası yüksek para aleminin basın üzerinde gizli etkisi yada yalnız yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin etkisi ; işte bunların kamuoyunu yanıltıp aldatmalarından gerçekten korkulur ! Her zaman dünyanın yarısını ve bir zamanda dünyanın hepsini aldatmak olanaklıdır. Ancak bütün dünyayı her zaman aldatmak olanaklı değildir. Tıpta bir “koruyucu hekimlik” (hıfzısıhha) olduğu gibi , bir “içtimai hıfzısıhha” (yani toplumsal sağlığı korumak) vardır!... Her ikisi aynı ilkeye dayanır. “MADDİ MİKROPLAR” ı tümden yok etmek de olanaklı değildir. Fakat kişide gövdesel bir sağlık yaratmak mümkün olduğu gibi , toplumsal yapıda da düşünsel , duygusal bir sağlık yaratmak , bu yoldan bir direniş ortamı oluşturmak olanaklıdır...”

Cengiz ÖZAKINCI’nın “Dolmakalem Savaşları” kitabından aktardım bu satırları. Bakınız kitabın önsözünde içeriği nasıl anlatılıyor.

“İsteklerine karşı duracak tüm ülkeleri – Amerika dahil – yakıp yıkmaktan çekinmeyecek vahşi bir güç odağı ele geçirdi dünyayı. Ve her ülkede bu uluslararası güç odağının vahşi buyruklarını haklı gösterip , benimsenmeyi iş edinmiş kalemler türedi. Newyork Times köşe yazarı John Swington 1980’lerde “Bizler entelektüel fahişeleriz” diye haykırıyordu , bu yüzden Mustafa Kemal “Manevi mikroplar!” diyordu bunlara. Cengiz ÖZAKINCI – Amerikan usulü dahil – bütün ulusların “dolma” kalemler aracılığı ile bu uluslar üstü güç odağının isteklerine uygun düşüncelerle donatılmasına dikkat çekiyor bu kitapta. Şoka hazır mısınız?. Yıllarca dolma kalemlerce bilinç altımıza şırınga edilen uyuşturucu yalanları söküp atacak gücü bulabilecek misiniz kendinizde?. “Yazar ne yazar ne yazamaz” diye düşündüğünüz oldu mu hiç?.

Amerikan medyasının gizli tuttuğu “Euro&Dolar Çatışması” nın 3.Dünya Savaşı’na yol açtığından haberiniz var mı?. Birkaç yıl içinde Türkiye’yi Irak’a , İstanbul’u Bağdat’a çevirecek planlar yapıldığını biliyor musunuz?. “Dolmakalem Savaşları” “medyanın gizlediği” can alıcı gerçeklerle yüzleştirecek sizi. Ötesi size kalmış.

Ben size ÖZAKINCI’yı tanıtmaya çalıştım. Kitabı herkese tavsiye ediyorum. Takdirlerinize sunuyorum.
DOLMAKALEM SAVAŞLARI – II

Dolmakalem savaşları başlıklı yazımda uluslararası güç ve sömürü odaklarından ve onlara hizmet eden kiralık kalemlerden söz etmiştik. Cengiz Özakıncı’nın ilginç tespitleri var bu kitapta. Doğruluk oranını okuyucunun takdirine bırakarak yazarın görüşlerinin bir kısmını sizlere yansıtmaya çalışacağım.

“Uğur Mumcu.....Öldürülmeden on yedi gün önce , Cumhuriyetteki köşesinde , İsrail’in Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurulması için daha 1968-1969’larda eyleme geçtiğini , özellikle Barzani aşiretine para , silah ve çeşitli destekler sağladığını kaynak göstererek yazdı. “Diyor Özakıncı ve devamla:

“Mumcu o yazısında ; Bu güne dek nasılda görmemişiz , söyleseler inanmazdık , ama kanıtlandı artık , diyerek anlatıyor Barzani-İsrail ilişkisini. Yaşasaydı , Orta doğuda Kürt devleti kurma çabalarının hiç de öyle “ ‘ezilmişlerin insan hakları istemi’ nde kaynaklanmadığını , tersine Ortadoğu’da Amerika ve kimi Avrupa devletleri tarafından desteklenen İsrail egemenliği için bir adım olduğunu gösterecekti” yazar kitabında.

“Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?. Yoksa CIA ve MOSSAD , anti- emperyalist savaş yapıyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?.

Yazarın diğer bir görüşü kendi ifadesi ile şöyle;
“O günlerde Amerika’nın alışveriş yapılmasını yasakladığı İran ile Türkiye arasında 25 milyar dolarlık bir doğal gaz anlaşması imzalanmak üzere idi , Amerika’nın yasağını dinlemeyen Türkiye İran’la alışveriş yapmak üzere ilk adımını atmıştı. Türk-İran ilişkilerinde bir iyileşme vardı. Uğur Mumcu öldürüldüğü gün İran heyeti anlaşmayı imzalamak üzere Türkiye’de bulunuyordu. Uğur Mumcu öldürülüp insanlar İran’ı katil olarak gösterince , bu anlaşma imzalanmadı. Amerika ambargosu altında inleyen bir İran tam Türkiye ile 25 milyar dolarlık bir anlaşma imzalayacağı günde , böyle bir cinayet işler mi?.”

Amerika ve İsrail’in Türkiye’de bölücülük ve gericiliği desteklediğini söyleyen Özakıncı iddiasını şu sözlerle kanıtlamaya çalışıyor.

“İsrail Dışişleri Bakanı Şamir , 1983’de Brüksel’de ; ‘Kürdistan’ı işgal altında tutan devletler , Kürt halkının bağımsızlığını engelliyor’ demişti. Tarihe bakın 1983 ! PKK’nın Şemdilli-Eruh baskınından bir yıl önce. Yıllar sonra 1991’de , yine bir İsrail Dışişleri Bakanı David Levy , ABD’nin Kürtlere yiyecek yerine , silah yardımı yapmasını söylemişti”.

Yazara göre Amerika ve İsrail , Ortadoğu’da PKK yada Talabani değil , Barzani yönetiminde bir büyük Kürdistan kurulmasını kendi çıkarlarına uygun görüyor. Barzani aşireti ile Yahudiler arasında kan bağı kurmaya çalışıldığından bahsediyor. Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesinde İsrail’in çok büyük payı olmuş. Öcalan geçtiğimiz Ocak ayında Özgür Gündem’de “Bu işin içinde MOSSAD’da var , benim ölmem gerekiyordu , bu işin üzerinde düşünülmesi gerekiyor” dedi. Yazara göre ABD ve İsrail , Öcalan’ı saf dışı edip başsız kalacak PKK’lılara Barzani’nin askerlerine dönüştürmek istiyor. ABD ve İsrail , Barzani’yi güçlendirmek için Öcalan’ı kızağa çekmiş bulunuyor.

Özakıncı’nın tespitlerini ilginç bulduğum için sizlere yansıtmaya çalıştım. 2.Irak savaşından sonra ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye’ye karşı aldıkları tavır , emperyalistlerin dünyayı sömürgeye dönüştürmek için yüzlerce yıldır yaptıkları planın adım adım uygulandığını gösterdi. Kiralık kalemlerin emperyalistlerin amaçlarına ulaşmak için işledikleri insanlık suçlarını nasıl demokrasi ve insan hakları kalıbına uydurduklarını yaşayarak gördük.

Sözünü ettiğimiz formüllerle Kıbrıs’ı ilhak eden AB Türkiye’yi AB kapısında süründürürken Kuzey Irak’a asker gönderilmesine şiddetle karşı çıktı. Türkiye’yi AB’ye almak isteyen Avrupa neden Kıbrıs’ta bu kadar ısrarcı olsun?. Yada neden Türkiye’nin Kuzey Irak’taki varlığından şikayetçi olsun?. Türkiye’nin Kuzey Irak’ta var olması , yarın AB ülkesi olacak bir ülkenin Ortadoğu’da söz sahibi olması demek değil mi?.

Türk halkının bağımsızlığı ve mutluluğunu hedefleyen anti-emperyalist Kemalist Düşünceyi hedef alan AB ülkeleri son günlerde eleştirilerini Atatürk’e yönelttiler. Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef alan şeriatçı ve bölücü kesim emperyalistlerin oyununa gelerek ülkemizi ve ulusumuzu büsbütün savunmasız bırakmak istiyor.

Türkiye gemisinde yolculuk eden sağcı , solcu ,İslamcı tüm yurtseverlere sesleniyorum. Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkarak bağımsızlığımızı hep birlikte koruyalım. Bu gemi batarsa pek kurtulan olmaz.

Türkiye’yi ABD’nin yada AB’nin eyaleti yapmak isteyen mandacılar , yüzyıllardır sömürgecilerin sömürgelerin kanını emip , halkları yoksulluk ve cehalet içinde süründürdüklerini görmüyorlar mı?.

Basın ve televizyon aracılığı ile gerçekleri bizden kaçırarak beyin yıkayan entelektüel fahişelere yada manevi mikroplara kanmayalım.

Gazi Mustafa Kemal’in koyduğu ilk slogan
“Ya İstiklal , Ya Ölüm!” dü.
AGİT VE HELSİNKİ SÜRECİNDE TÜRKİYE

İkinci Cumhuriyetçiler Türkiye’nin 1919-1938 dönemini , demokratik olmayan tek partili , militarist bir yönetim dönemi olarak nitelemekte ve eleştirilerini günümüzün demokratik kurum ve kuralları ile karşılaştırarak yoğunlaştırmaktadırlar.Onlara en iyi cevabı “Siyaset Meydanında” Oktay Ekşi vermiştir.”1919-1938 dönemi bir ihtilal dönemidir.Bu dönem ancak kendi içinde değerlendirilebilir.Neler yapıldığını sıralarsanız bir ülke yaratıldığını görürsünüz” demiştir.

Emperyalizme karşı verilen silahlı bir devrim sonucu doğan Atatürk ideolojisi emperyalist karşıtı ve batılıdır.Batı gibi olmanın ön koşulu batının ekonomik sömürüsünden ve siyasal boyunduruğundan kurtulmaktır.Dolayısı ile Atatürk’e göre batılılık aydınlanma ve sanayii devrimlerinin sonuçlarını Türkiye’ye uygulamak anlamına geliyordu.(E.Kongar 21.YY da Türkiye)

Atatürk’ün hedeflediği batının ekonomik sömürüsünden ve siyasal boyunduruğundan kurtulma yolundaki bağımsızlık direnişleri 2.Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü.Savaştan sonra Türkiye savaşta izlediği yansızlık politikasının bedelini ödeyecek gibi görünüyordu.Her ne kadar 24 Şubat 1945’de “Birleşmiş Milletler” örgütünün kurucu üyeleri arasına katılmışsa da ABD Sovyet isteklerine karşı Türkiye’yi destekleme eğiliminde değildi.Sovyetler Birliği 7 Haziran 1945’de Kars ve Ardahan ile , Boğazlar üzerindeki askeri üs isteklerini Türkiye’ye yöneltti.İngiltere ve ABD Türkiye ve onun sorunları ile ilgilenmiyordu.Moskova’daki Türk Büyükelçisi Selim Sarper Sovyet taleplerini anında reddetti.Türkiye’nin 23 tümeni ile birlikte kararlı tutumu Sovyetleri durdurdu.Saldırmaya cesaret edemediler.Ancak Sovyetlerin bu hareketi güvenlik arayışları içinde Türkiye’yi Batıya ve Amerika’ya daha çok ödün vermek zorunda bıraktı.Siyasal alanda Turaman Doktirini’nin uygulamaya konulmasından sonra , onun ekonomik uzantısı “Marshall Yardımı” biçiminde ortaya çıkdı.Bu tarihten sonra Atatürk’ün batılaşma ilkesi , karşılığında ne istenirse istensin , ne ödenirse ödensin , mutlak olarak Batıya katılma biçiminde anlaşılmaya başlandı.(E.Kongar 21.YY Türkiye)

4 Nisan 1949’da Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) kuruldu.Türkiye başından beri katılmak istese de örgüte alınmadı.5 Mayıs 1949’da imzalanan Avrupa Konseyi anlaşmasına başlangıçta Türkiye çağırılmadı.Ancak 8 Ağustos 1949’da Avrupa Konseyi Türkiye’yi örgüte katılmaya çağırdı.

1950 yılı da Türkiye’de iktidar değişikliği ile birlikte Kore Savaşı başladı.Demokrat Parti meclisten izin bile almadan Kore’ye asker göndermeye karar verdi.Türk askerleri Kore’de kahramanca döğüştü.Savaşta Amerikan askerlerinden sonra en çok Türk askeri ölmüştü.Türk askeri Kore’ye gönderilir gönderilmez hükümet NATO’ya girme isteğini yeniledi.Fakat yine reddedildi.Bu arada ABD Türkiye’de askeri üslere ihtiyaç duymaya başladı.Hükümet NATO üyesi olmadıkça ABD’ye üs vermeyi kabul etmedi.Sonunda 17 Ekim 1951’de Türkiye NATO’ya üye olarak çağırıldı ve hükümet 18 Şubat 1952’de meclisin onayını almış olarak NATO’ya katıldı.

Sonuçta Türk Sovyet ilişkileri daha da gerginleştiği gibi , Arap ülkeleri Türkiye’ye , Batı emperyalizmin bölgedeki temsilcisi rolünü üstlendiği için kuşku ile bakmaya başladı.Böylece emperyalist güçlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Türkiye Üçüncü Dünya Ülkeleri arasında kazandığı önemi ve saygıyı bütünü ile kaybetti.Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu olaydan en çok etkilenen ülkelerden birisi Türkiye oldu.Çünkü Türkiye hem Sovyetler Birliğinin komşusu , hem de doğu batı bloklaşması içinde batı blokunun önemli bir müttefiki idi.Soğuk savaş döneminin bitmiş olması , Tükiye’yi askeri açıdan bir ileri karakol durumundan çıkarmış , uluslararası ilişkilerine batı blokuna BAĞIMLILIK yerine EŞİTLİK ilkesi çerçevesinde yaklaşma imkanı tanımıştır.

Soğuk savaş döneminde Türkiye ile Amerika’yı bir araya getiren NATO , üsler , askeri yardım gibi konular artık önemini yitirmekte , böylece ABD’nin Türkiye’ye ilgisi gittikçe zayıflamaya başlamıştır.Türkiye’ye yardım konusu her zaman Ermeni , Rum ve hatta Kürt lobisinden dolayı Amerikan yönetimi için zorluklar çıkarmaktadır.Nitekim 1997 yılında 49 milyon dolar olan askeri yardım , Türk ordusunun Kürtlere karşı olduğu gerekçesi ile Amerikan Yasama Meclisi tarafından 25 milyona indirilmiş , sonra ermeni lobiciler bundan 3 milyon dolar daha kestirmiş , bu durum karşısında Türk hükümeti de bu yardımı reddetmiştir.Böykece 1998’den itibaren ABD dış yardımı bitmiştir.Buna karşın Türkiye Körfez Savaşı sırasında Amerika ve NATO’nun güdümünde Irak’a ambargo uygulamış ve askeri harekat sırasında topraklarının üs olarak kullanılmasına izin vermiştir.Bu savaşta Irak’tan sonra en çok zarar gören ülke Türkiye olmuştur.

Sovyetler birliğinin çökmesi ile birlikte , batı için Sovyet tehdidinin ortadan kalkmış olması , bir anlamda Türkiye’nin stratejik önemini yitirmesi sonucunu doğuruyordu.Ancak bir başka anlamda Sovyetlerin çökmesinden sonra bağımsızlığını kazanan Azerbaycan ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin kazandığı önem Türkiye’nin bölgedeki stratejik değerini artırıyordu.Bu ülkelerle tarihten gelen dil , din , ırk ve kültür birliği yanında ekonomik bağlarda kurulduğunda Türkiye yeniden batı karşısında önem kazanmaya başladı.Bu ülkelerdeki zengin petrol , doğal gaz ve diğer yer altı ve yerüstü kaynakları başta Amerika olmak üzere batının gittikçe iştahını kabartmaktadır.Orta Doğu ve Asya’ya ulaşım yolundaki Türkiye’nin vazgeçilmez stratejik konumu yeniden Türkiye’ye ilginin artmasına neden olmuştur.

ABD’nin Türkiye’ye ilgisinin artmasını Başkan CLİNTON’un Berlin Duvarının yıkılışının 10.yılı nedeni ile GEORGE TAWN üniversitesinde yaptığı konuşmadan anlıyoruz.Clinton’un sözlerini Türkiye ile ilgili kısmında :

“Önümüzdeki yüzyılın , büyük ölçüde , Türkiye’nin geleceğini ve bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tamamlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini umuyorum”.

“Eğer Türkiye istikrarlı , demokratik , laik bir İslâm ülkesi olarak Avrupa’nın tam bir parçası olarak yerini alabilirse gelecek daha iyi şekillenecektir”.

“Türkiye , batının Orta Doğu ve Kafkaslar ile Orta Asya uzantısı , bu alemlere açılan kapı olacaktır”.Dedi.

Geçmişte Türkiye’nin NATO’ya üyeliğini Türkiye’den ABD’ye verilecek üsler karşılığında kabul eden Amerika’nın soğuk savaş sonrası Türkiye’ye azalan ilgisinin yeniden artmasının nedenlerini doğru tespit etmekte sayısız yararlar vardır.18-19 Kasım tarihlerinde İstanbul’da yapılan AGİT zirvesinde Azeri petrollerinin Türkiye üzerinden Dünya pazarlarına taşınmasını öngören BAKÜ-CEYHAN boru hattı anlaşması Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan arasında ABD Başkanı Bill Clinton’un tanıklığında imzalandı.Çırağan Sarayında yapılan törende Türkmen doğal gazı ile ilgili çerçeve anlaşması da imzalandı.Rusya’nın Çeçenistan’ı bahane ederek Kafkaslardaki saldırılarını yoğunlaştırması Birleşik Devletler Topluluğu içindeki Türk Devletlerinin sözü edilen anlaşmalar yolu ile bağımsızlık yolunda ilerlemelerini durdurmak , onlara gözdağı vermek içindir.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı olarak tanımlanan AGİT’in Avrupa ve çevresindeki güvenlik sorunları bakımından fazla bir öneminin kalmadığı bu toplantıda daha çok ortaya çıkmıştır.1990 sonrası kurulan yeni güç dengeleri sonucu NATO ve Avrupa Birliği bu görevi üslenmiştir.Son NATO toplantısında NATO’nun sınırları ve kapsamı genişletildiği gibi Avrupa Birliği de yavaş yavaş kendi askeri gücünü kurmaya başlamıştır.Bu nedenle İstanbul’daki AGİT toplantısı amacı dışındaki Politika Pazarı haline dönüşmüştür.Kafkasya ve Asya AGİT’in görünmeyen esas konusu olmuştur.Petrolün , doğal gazın yeni açılan pazarların denetiminde kimler ön plana çıkacak ve paylar nasıl dağıtılacaktır.Değişmeyen tek şey Dünyanın yeniden şekillendirilmesinde planı yine güçlü olanlar yapmaktadır.Bu süreçte iki taraf vardır.Planı yapanlar ve planın parçası olanlar.

AGİT’in arkasından 10-11 Aralıkta Helsinkide yapılacak AB toplantısı konuşulmaya başlanmıştır.AGİT zirvesinde Türkiye’ye tam üyelik verilmesi eğilimi ağır basmıştır. AB dönem başkanı Finlandiya dış işleri başkanı Halonen Türkiye’nin Helsinki zirvesinde 12.aday olarak tescil edileceğini söyledi. Avrupa Birliğine girmeden Gümrük Birliğine alınan Türkiye 1995 yılından beri tek taraflı olarak sömürülmektedir. Gümrük Birliği anlaşması tek taraflı olarak AB ne üye ülkeler lehine işlemektedir. Türk mallarına ambargo uygulandığı gibi Türklere Avrupa’da serbest dolaşım hakkı da verilmemiştir. Üstelik Türkiye’ye yapılması taahhüt edilen maddi yardımda yapılmamıştır. Gümrük Birliği üyeliği nedeni ile Türkiye’nin milyarlarca dolar gümrük vergisi kaybı vardır. Helsinki’de Türkiye 12.aday ülke olarak tescil edilse bile üyeliğinin kesinleşmesi için daha kaç yıl bekleyeceği belirsizdir. Bu dönem içinde tek taraflı sömürü devam edecektir. Evvelce AB üyeliği için Türkiye’ye ağır reçeteler çıkaran Batı Avrupa ülkelerinin o günden bu yana Türkiye’de hiçbir belirgin değişiklik olmadığı halde adaylığını kabule eğilimli olmalarının nedeni değişen Dünya koşullarıdır. Kafkasya ve Asya’daki zengin petrol ve doğal gaz kaynakları Türkiye aracılığı ile batıya ulaşacağı gibi bu pazarlara da Türkiye üzerinden gidilecektir. Pazardan pay kapma kavgası Türkiye’ye ilgiyi artırmıştır.

Soğuk savaş yıllarında batı bloku içinde yer alan Türkiye sınırlarını demir perde ülkelerine kapalı tutarak taahhütlerini her zaman yerine getirmiş ve bu yüzden büyük zara görmüştür. Körfez Savaşı sırasında yine en büyük faturayı Türkiye ödemiştir. Irak’la büyük ticaret hacmine sahip iken bu pazarı kaybetmiştir. Ambargo yüzünden kapanan Yumurtalık boru hattı nedeni her gün zarar çekmektedir. Yugoslavya’nın yeniden şekillenmesi sırasında batı bloku yanında yer alarak kendisinden bekleneni fazlası ile yapmıştır. Türkiye’nin çektiği zararların Türk basınında “hayat öpücüğü” olarak nitelenen birkaç milyar dolarlık Dünya Bankası Kredisi ile karşılanması mümkün değildir. Türkiye daha bağımsız politikalar izleyerek uğradığı zararların telafisi için kozlarını iyi oynamalıdır.

HUKUKUN EVRENSELLEŞMESİ VE ULUSAL EGEMENLİK

Ankara Barosu Başkanlığının 12-16 Ocak 2000 tarihleri arasında düzenlemiş olduğu “HUKUK KURULTAYI 2000” adı altındaki toplantılar dizisinin birincisi “Hukukun Evrenselleşmesi ve Ulusal Egemenlik” konusunda idi.Çağımızda yaşanan değişim ve gelişmelerin hukuk alanına getirdiği sorunların , değişik yönleriyle tartışılması gerektiği düşüncesinden hareket eden Ankara Barosu toplantılarına çok sayıda yerli ve yabancı bilim adamı katılmıştır.

Uluslararası düzeyde ; iç hukuku bağlayıcı yeni düzenlemeler , ulusal üstü hukuk alanındaki gelişmeler ve bunların ulusal hukuka etkileri gibi olguların , değişik bakış açısından ele alınması amacı ile düzenlenen toplantıdan edindiğimiz intibalarımızı ve değerli konuşmacıların görüşlerini okuyucu ile paylaşmak için bu yazıyı kaleme aldık.

Oturum başkanlığını Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in yürüttüğü toplantıda konuşan Giessen Üniversitesinden Prof. Dr. Walter Gropp pazarların küreselleşmesi ile hukukun küreselleşmesinin yan yana gittiğini belirtti.Küreselleşme konusunda ticaret hukukunda ileri gidildiğini ancak ceza hukukunda geri kalındığını , herkesin kendi ulusal hukukunu korumak istediğini belirtmiştir.Ulusal hukukların aralarındaki farklar AB üyeleri arasında sorunlar çıkmasına neden olmakta dır.Dedi.

Avrupa İnsan hakları Mahkemesi Genel Sekreteri Wolfgang PEUKERT ölüm cezasını kaldırmayan yedi ülke kaldığını , bunlar arasında Türkiye ve Ukrayna’nın olduğunu 41 ülkede kaldırıldığını belirtti.İnsan haklarının evrenselleştirilmesi konusunda devletlerin ulusal egemenliklerini korumaları için rezerv hakkı kabul edilebilmektedir dedi.Kitle halinde insan hakları ihlalleri ve terörizm durumlarında özel durumlar göz önünde bulundurulmaktadır.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 57.maddesi gereği yüksek akit taraflarca rezerv koyma hakkı kabul ediliyor dedi.

AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kararlarını üye ülkelerin uygulamakla yükümlü tutulduğunu belirterek milli kanunlarda mahkeme kararına uymayan mevzuatın değiştirilmesi gereğini belirtmiştir.Örneğin Belçika’da evlilik dışı çocuklar için fark gözetiliyordu.Bu ülkeden milli mevzuatını değiştirmesi istendi.

AİHM den Öcalan’ın ölüm cezasının tatbikinin mahkeme sonuna kadar durdurulması istenmiştir.Ancak bu konuda bağlayıcı tedbir olmadığını belirten sekreter , teröre sempatim yoktur ; Devletin kendisini koruma hakkı vardır.Öte yandan Türkiye’de zaten ölüm cezasının kaldırılması düşünülüyor.Ölüm cezası intikam şeklinde bir tedbirdir.Ölüm cezasının infazı sonucu Türkiye’de artacak terör sonucu ölen vatandaş sayısı artar.Turizm ve birçok endüstri zarar görür.AİHM kararının beklenmesi zayıflık değil güçlülük göstergesidir dedi.Genel sekreter insan hakları sorunları konusunda polis , savcı , yargıç herkesin bilgilendirilmesi gereğine değinerek , Türkiye aleyhine 2000 e yakın davanın mahkemede görülmekte olduğunu belirtmiştir.

İleride Rusya ve Ukrayna’da katıldığında bu sayının çok artacağını ve Strazburg’daki mahkemenin muazzam sayıdaki davalarla boğulacağını belirtti.Ancak ulusal mahkemelerin AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) ni tatbik etmeleri halinde bu yükün azalacağını belirtmiştir.

Prof. Dr. Ergun Özbudun AİHS ni imzalayan ülkeler AİHM nin bağlayıcı kararlar verme yetkisini kabul etmiştir.Türkiye’de 1980 yılında AİHM nin bağlayıcı yetkisini kabul etmiştir dedi.Uluslararası düzeyde insan haklarının korunması Kosava’da olduğu gibi silahlı müdahale doğurmuştur.İnsan Hakları İhlalleri sonucu ulusların egemenlik hakları aşılmıştır.

AB mevzuatının milli mevzuattan önce gelmesi nedeni ile milli yasalarda AB yasalarına ve kurallarına uyum için neler yapılabilir?.Özbudun’a göre AB üyeliği gerçekleşirse “egemenlik” le ilgili anayasa maddesinin değiştirmesi gerekmektedir.”Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” hükmü yerine AB mevzuatına aykırı olmamak kaydı ile hükmü konacaktır.Ayrıca uluslararası insan haklarının kanunlardan önce geldiğinin anayasalara eklenmesi gereğine işaret etmiştir.Anayasamızın 90.maddesine göre uluslararası anlaşmalar kanun hükmündedir.Bir kısım hukukçuların uluslararası anlaşmaların kanundan önce geldiğini ileri sürdüklerini , ancak kendi görüşünün eşit düzeyde oldukları ve sonraki yasanın öncekini yürürlükten kaldıracağı kuralının geçerli olacağını belirtmiştir.Uluslararası kurallar anayasalara ilave edilirse , uluslararası kuralların anayasa aykırılığı iddia edildiği taktirde , bu kez bir ön denetim gerekecektir dedi.

Egemenlik anlayışımızı değiştirmemize engel olan etkenlerin psikolojik ve siyasal olduğunu söyledi.Osmanlının son zamanlarında kapitülasyonlardan acı çektik , yabancı müdahalelerden acı çektik.Bu nedenle yeni kurulan devletin ana ilkesi “Tam Bağımsızlıktır”.Bu nedenle kayıtsız şartsız milli egemenlik ilkelerinde yapılması gereken değişiklikler tereddütle karşılanmaktadır.Bu davranışı anlamak ve hak vermek mümkündür.Özbudan’a göre mukayese yanlış temel üzerinden yapılmaktadır.AB kısıtlamaları kapitülasyonlarla mukayese edilemez.AB kısıtlamaları baskı altında değil , AB üyeliği karşılığında serbest irade ile karşılıklı olarak kabul ediliyor.Bütün üyeler egemenliklerinden eşit özveride bulunuyorlar.AB iradesinde buluşmuş üye devletler eşit olacaklardır.

Kısmen egemenlik , kısmen de uluslararası hukuk prensipleri açısından idam cezası konusuna değinen Özbudun , idam cezasının kölelikle birlikte insanlık tarihinin ilk günlerinden beri var olduğunu belirtti.Üç tek tanrılı dinin köleliği kabul ettiğini , Amerika’nın 1860 yılında kanlı bir iç savaş sonucu köleliği kaldırdığını söyledi.İdam cezası 10 yıl öncesine kadar Fransa ve İngiltere’de vardı.Amerika’nın bazı eyaletlerinde halen idam cezası vardır.Ancak insan hakları kavramının gelişmesi idam cezasını savunmayı imkansız kılmıştır.Avrupa’da Arnavutluk ve Ukrayna dışında idam cezası kalmamıştır.Bu ülkelerinde anayasa mahkemeleri idam cezasının anayasaya aykırı olduğuna karar vermiştir.Türkiye hariç Avrupa idam cezasından arınmıştır.Tek ülke olarak bu cezayı uygulamak Türkiye açısından bile kabul edilemez dedi.

Özbudun Kopenhang kriterleri arasında AZINLIK HAKLARININ olduğunu , ancak Türkiye dışında da bu anlaşmayı imzalamayan ülkeler olduğunu belirtmiştir.Türkiye’de azınlık haklarının verilmesi üniter devlet anlayışını sarsacağı düşünülür.Ancak bunun kültürel hakları engellemeyeceği bellidir.Azınlıklar konusunda Türkiye’nin görüşlerinin değişmesi , azınlıklara kültürel hakların tanınması için siyasal kadroların kendilerini aşmaları gereğine işaret eden Özbudun , Türkiye’de yaşayan 65 milyon insan Avrupalı olmaya karar vermelidir.Yoksa Türkiye 2.sınıf Ortadoğu ülkesi olarak kalacaktır dedi.

Prof.Dr. Mümtaz Soysal önceki konuşmacılara bütünü ile katılmadığını belirterek Evrensellik ve Dünyasallaşan hukuk kavramına ne ölçüde bağlı kalmalıyız?.Sürece gözü kapalımı girelim yoksa katkıda mı bulunalım?.Dedi.

Soysal , azınlık dilleri oluşumuna katıldığını belirterek ; azınlık dilleri azınlığı ulus ve insanlık kavramı içinde yeniden bölünmeye itmez mi?Biz böyle istemedik.Buna katılalım mı?.Mücadelesini mi edelim?.Fransız Hükümeti bu konuda AB kararlarına karşıdır.

Soysal’a göre uluslararası hukukun devletler üstü alana yönelmesi , bireyin devletler üstü düzeye yönelmesinde önemli bir aşamadır.

İnsan hakları sözleşmeleri Soysal’a göre devletlerin iç işlerine karışma hakkı vermez.Ulusal egemenlik evrenselleşmeye giden hukuk karşısında ne durumdadır?.1789’dan bu yana ulus kavramı ile insan hakları kavramından birlikte söz edilir.Ulusallık insan hakları kavramı ile çelişmez.Ulus devletin felsefesinde insan hakları vardır.Ulus devlet yasaları insan hakları konusunda kendi kendisini sınırlar.Fransa 2. Dünya Savaşı sonuna kadar kadın-erkek eşitliğini tanımadı.BM ler bildirgesinde 1948’de 51 devletin imzası vardı.Bu gün 190 devlet var.1948’de bu yeni devletler sömürge idi.Bu bildirge 1948’de batının yaptığı bildirge idi.Yeni bağımsız olan ülkeler bildirgeye itiraz ettiler.Kendi hukuk gelenekleri ile bağdaşmadığını söylediler.

Soysal’a göre evrensellik kavramı bütün insanların temel özelliği olarak insanın maddi ve manevi varlığını devlete karşı korumaktır.İnsan haklarının BÖLÜNMEZLİĞİ kavramı da dikkate alınmalıdır.Başka dünyalarında kabul edeceği bir evrensellik varsa ekonomik ve sosyal haklarda tartışılmalıdır.Ekonomik ve sosyal haklar önemlidir.Bütünlük bozulmamalıdır.BM ler siyasal ve sivil hakları kabul ederken ekonomik ve sosyal haklar yokmuş gibi göz ardı ediyor.Soğuk savaş sonrası kabul edilen Paris şartında insan hakları Pazar ekonomisine bağlanmıştır.İnsan hakları Pazar ekonomisinin zorunlu şartı olarak gösterilmiştir.Yani insan hakları kavramı siyasallaştırılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde siyasal nedenlerle haksızlık yapıldığını bir örnekle açıklayan Soysal : “Kıbrıs’ta Loisida isimli bir madam Güney Kıbrıs’tan Kuzey Kıbrıs’a izinsiz geçerken yakalanıyor ve bir gün hapis tutulduktan sonra serbest bırakılıyor.Madam AİHM de Türkiye aleyhine dava açarak tazminat talep ediyor.Mahkeme madamın Kuzey Kıbrıs’ta mülkiyetine gidişinin engellendiğini gerekçe göstererek Türkiye’yi tazminata mahkum ediyor.Türkiye haklı olarak mahkeme kararını uygulamıyor.Çünkü verilen karar siyasi bir karardır.Karara göre KKTC Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde görülüyor.Mahkeme kararına göre milli mevzuat değişecek.Madam mülkiyetime gidecektim izin vermediler.Seyahat özgürlüğümde engellendi diyor.KKTC in tanınmamış olması onu hukuk dışı bırakmaz.Devleti tanımayanlar siyasi organlardır.Hukuki değil.En tarafsız hukuk açısından bile Kıbrıs davasında Türkiye haklıdır.Ayrıca Türkiye bu kararı da uygulamamakta da haklıdır.

Soysal İNSAN HAKLARININ KEYFİLEŞMESİ tehlikelidir dedi.Kosava konusunda BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan devletin iç işlerine müdahale ettiler.Bu bize de sempatik görünen bir müdahale durumu idi.Bu müdahalenin bize sempatik olmayan durumlarda kullanılması yada başka ülkeler için kullanılması yanlış olabilir.Bunun bir mekanizması olmalı ve keyfilik önlenmelidir.

Küreselleşmenin ulusal egemenlik üzerinde tehlikeli etkileri olabileceğini belirten Soysal , buna karşı olmanın mümkün olmadığını , insanlık için bir aşama olduğunu belirtti.Yer Kürede halklar arasında iletişim yaygınlaşmıştır.Şimdi insanlar oturdukları yerde yer küredeki her şeyi satın alabiliyorlar.Ancak bu gidiş en güçlüler yani baş aktörler için yararlı.Uluslar ötesi büyük şirketler , sermayeleri devlet bütçelerini aşan şirketler için yararlı.Küreselleşmenin İMF , Dünya Bankası , Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile bunlara çalıştığını , dünyanın büyük çoğunluğunun küreselleşmeden zarar gördüğünü ; 1960’larda Dünyanın %65’i yoksul iken günümüzün kriterlerine göre bugün Dünyanın %80 inin yoksul olduğunu belirtti.

Soysal’a göre Mark’sın teknolojinin ulusal devletleri yok edeceği konusundaki teorisinin gerçekleştiği ve teknolojinin ulusal devletleri zorladığını belirtti.Para egemenliğini kaybetti.Bilgisayar şirketleri sermayelerini 18 ayda ikiye katlıyorlar.Dünyada günde 1,6 trilyon dolar yer değiştiriyor.Teknoloji karşısında ulusal egemenlik tehlikeye düşmektedir.Hukuk zorlamaları az gelişmiş ülkelerin zararına işlemektedir.Bunun nereye varacağını MAİ göstermiştir.Çok Taraflı Yatırım Anlaşması adı , Yatırımlar İçin Çok Taraflı Çerçeve Anlaşması olarak değişti.Ancak , Seatle’de bozguna uğradı.Biz ulus devletimizi Dünya çerçevesine çıkarmaya çalışıyoruz.O ortadan kalkarsa sömürüye karşı birey yalnız kalır dedi.

Ankara Barosunun uluslararası düzeyde gerçekleştirdiği bu organizasyonun yankıları bütün Dünyada ve ülkemizde sürecektir.Biz yeteneğimiz ölçüsünde değerli konuşmacıların görüşlerini sizlere yansıtmaya çalıştık.

Hukukun evrenselleşmesi sonucu bu yeni bin yılda insanlık büyük felaketlerden korunacaksa , hukukun evrenselleşmesi insan hak ve özgürlüklerinin evrensel düzeyde uygulanması şeklinde algılanacaksa insanlığın yararına olacaktır.Ancak sermayenin serbest dolaşımını sağlamak , Dünyayı global köye dönüştürmeyi yasallaştırmak için konan kurallar toplamı olacaksa insanlığın felaketine yol açacaktır.Görülüyorki ulusaşırı şirketlerin çıkarlarını koruyan ticaret hukuku konusunda oldukça yol alınmasına rağmen , ceza hukuku , insan hak ve özgürlükleri konusunda geri kalındığı herkesçe kabul edilmektedir.Dünyada daha adaletli paylaşımı sağlayacak insanlığın mutluluğuna hizmet edecek küresel bir Anayasanın yapılacak diğer yasaların bu arada ticaret kurallarının da buna uydurulması sağlandığı taktirde ben hukukun evrenselleştiğine inanırım.

Küreselleşmenin getirdiği “SERBEST PİYASA” nın gerçekte sadece sermayeyi serbestleştirmeyi amaçladığını giderek daha fazla insan kavramaktadır.Küreselleşmenin doğal, karşı konulmaz bir süreç olduğunu savunmayı sürdürmek isteyenler TEKNOLOJİK DETERMİNİZME dyanmaktadırlar.Toplumsal gelişmenin karmaşıklığını tek bir boyuta , TEKNOLOJİYE indirgeyerek açıklamak mümkün değildir.