17 Aralık 2008 Çarşamba

KÜRESEL KAPİTALİST SİSTEMİN ELEŞTRİSİ

YENİ DÜNYA DÜZENİNİN DOĞUŞU

19. yüzyılda küresel kapitalizmi 1. Dünya Savaşı ile yıkıldı. Emperyalizmin koloniler şeklinde bölgesel belli bir gücü vardı. Koloniler bağımsızlıklarına kavuştular. Toprak ve diğer doğal kaynaklara dayanan küresel kapitalizm geriledi. 2. Dünya savaşı sonunda da ekonomiler büyük ölçüde ulusaldı. Az gelişmiş ülkelerdeki uluslararası sermaye doğal kaynakların sömürülmesine girişmişti. Sermayenin bu ülkelerde fiziki yatırımları vardı. Ancak ülkelerdeki ağır vergi düzenlemeleri ve çevre kaygıları sermaye sahiplerini sabit yatırımlardan kaçınmaya zorladı. Fabrika kurulduğu zaman onu hareket ettirmek zordu. Az gelişmiş ülkeler uluslararası sermayeyi teşvik etmekten çok bunları kamulaştırmaya çalışıyorlardı.
1970’lerde sadece malların ve hizmetlerin serbest ticareti ile değil, bundan ziyade sermayenin serbest dolaşımı ile tanınan küresel mali piyasalar oluşmaya başladı. Petrol üreten ülkeler OPEC şemsiyesi altında birleştiler ve petrol fiyatlarını yükselttiler. Fiyatlar önce 1973’te varil başına 1,90 dolardan 9.76 dolara, daha sonrada 1979’da varil başına 12,70 dolardan 28,76 dolara yükseldi. Petrol ithal eden ülkelerde büyük bir artış meydana geldi. Hükümetler uluslararası mali sermayeyi tekrar kendilerine çekebilmek için vergi muafiyetleri ve başka imtiyazlar vermeye başladılar. (Soros,2004;166)
Uluslararası mali piyasaların gelişimi, 1980’de Morgaret Thatcher ve Ronald Reagen, devleti ekonomiden çeken ve piyasa mekanizmasına işini yapması için izin veren bir programla iktidara geldiklerinde büyük bir patlama yaşadı. (Soros, 2004;167) değişik ülkelerdeki kurlardaki, faiz oranlarındaki ve hisse fiyatlarındaki hareketler birbirine bağlandı. 1989’da Sovyet İmparatorluğu dağıldıktan sonrada kapitalist sistem yeni bir anlayışla küresel hale geldi. Hükümetler müdahale gücünü ellerinde bulundurmalarına rağmen, küresel rekabetin etkisine girdiler. Eğer hükümetler sermayenin aleyhine koşullar oluşturursa, sermayenin başka yere kaçması kaygısıyla küresel rekabetin kurallarına uymaya zorlandılar. Sermaye birikimini sağlamak için ücretlerini düşük tutular vergi yükünü azalttılar ve işletmeler için teşvikler sağladılar. Vergilendirilme yükü sermaye sahiplerinden tüketicilere, yani zenginden fakire, orta sınıfa kaydırıldı.
Refah devleti anlayışı, devletin vatandaşlarına refah sağlama yeteneği zayıfladı. Çok uluslu şirketler ve uluslararası mali piyasalar devlet egemenliğini tehdit etmeye başladı. Dünyanın yoksul ve daha sorunlu ülkelerinden varlıklı ve daha barış içinde yaşayan kısımlarına yönelen göç akımı gerilimi arttırdı. Gelişmiş ülkeler sermayenin yeryüzünde serbest dolaşımını alabildiğine desteklerken, emeği kendi sınırları içine hapsettiler. 1990’lı yılların başlarında mevcut olan devlet sayısı, altmış yıl önceki devlet sayısının yaklaşık üç katına ulaşmıştı. Kurulan her yeni devlet ister eski Sovyet Cumhuriyeti ister Fransa’nın Batı Afrika’daki sömürgelerinden biri olsun, istisnasız, egemenliğin bilinen bütün unsurlarıyla – ulusal hükümet, silahlı kuvvetler, sınır/ gümrük kapıları, bütçe, para v.s – ile donatılmıştı. Ancak ulus-devletin egemenliğini ve güvenliğini tehdit eden ekonomik trendler global piyasa mantığı ile onları bu unsurlardan ödün vermeye zorluyordu.
Örneğin bir ülkenin sütçülük ve hayvancılık sanayii dünyanın başka bir yerindeki gıda üretiminde kullanılan bio teknoloji metotlarının ortaya çıkışı nedeniyle alt üst olur ve büyük boyutlarda zarara uğrayabilir. Veya otomobil sanayii kendisinden çok daha verimli rakipler ülkenin iç pazarını işgal ettiği için piyasalardan silinebilir; yada ileri teknoloji tasarım ve üretimi başka ülkelere göç edince milli sanayi tabanı erozyona uğramış olabilir. (1996;Kennedy; 420)
Sayılarının artmış olmasına rağmen yeni dünya düzeni ulus-devletin geleceğini tehlikeye sokmuştur. Örneğin Almanya’nın global değişimin üstesinden gelmesi Etiyobya’ya göre çok daha kolaydır. Günümüzde dünya sorunlarının önemli aktörleri olan global şirketler ve kuruluşlar, uluslararası finans kuruluşları ulus-devletin var olduğu varsayılan egemenliğini zayıflatmıştır. Global değişimlerden dolayı, ulus – devletin yararlı olup olmadığı tartışılır hale gelmiştir. Son birkaç yüzyıldır. Global ve uluslararası işlerin baş aktörü olan ulus-devletin kontrolü elden kaçırıp, bütünlüğü kaybettiği iddia edilmektedir. Bazı sorunlar bakımından işleri verimli yapamayacak kadar büyük, diğer bazı sorunlarda ise küçük kaldığı iddia edilmektedir. Bu yüzden otoritesini başka güçlere devretmeye zorlanmaktadır. Uluslararası kuruluşlar ve anlaşmaların zorluğu artmıştır. Global piyasayı savununlar yeni sorunların global nitelikte olduğunu bunların üstesinden ancak global ölçekte uluslararası kuruluşlar ve anlaşmalarla gelinebileceğini savunmaktadırlar.
Gelişmiş ülkeler çevre ülkeleri devletin mallarını satarak ekonomilerini özelleştirmelerini ve global piyasa ekonomisine entegre olmalarını isterken kendi ülkelerinde devletin ekonomideki varlığını arttırmaktadır. Örneğin Almanya ve Fransa’da devletin ekonomideki varlığı %50’nin üzerindeyken Güney Amerika ülkeleri ve Türkiye gibi ülkeleri kamu mallarını satmaya ve ekonomilerini özelleştirmeye zorlamaktadırlar. İ.M.F ve Dünya bankası aracılığı ile verdikleri yüksek faizli kredileri kamu mallarını satarak ödemeleri istenmektedir. Merkez ülkeler parayı veren çevre ülkelerde alan ülkelerdir. Yani küresel kapitalist sistemin merkezi ile çevresi arasındaki ilişki tamamen eşitsizdir. Merkezdekiler kendi kaderlerini kontrol ederken çevre ülkeleri piyasa ekonomisinin belirsiz sermaye hareketleri arasında bilinçsiz bir dalgalanmaya terk edilmiştir.
Ne olursa olsun ulus-devlet halen gücün tek kaynağıdır. 21. Yüzyıl küresel sömürü düzenine demokratik bir ulus-devlet aracılığıyla karşı konabilir. Aksi halde 21. Yüzyılın ekonomik işgal altında bağımsızlığını yitirmiş modern sömürgeleri olacaklardır.

AÇIK TOPLUM MASALI
“ Açık toplum ” terimi ilk defa 1932’de yayınlanan “Dinin ve ahlakın iki kaynağı” adlı kitabında Henri Berkson tarafından kullanılmıştır. İddiaya göre “ etiğin bir kaynağı kabileye aitse, diğeri evrenseldir.” Denilmektir. Açık toplum savunucuları faşizm ve komünizm gibi son gerçeğe sahip ideolojileri açık toplum için tehlike olarak görmektedirler.
Günümüzde açık toplum düzeninin başta gelen savunucularından olan George Soros Küresel Kapitalist sistemin açık toplumun bozulmuş bir biçimi olduğunu kabul etmektedir. İki dünya savaşında edinilen tecrübeler, devletlerin egemenliğine dayanan bir sistemin barış ve istikrarı sağlamadığını göstermiştir. Bu yüzden demokratik devletlerden oluşan bir birliğin kurulması gerekmektedir. Ulus-devletlerin zayıflaması uluslararası kuruluşlarla karşılanmalıdır. Uluslararası kuruluşlar sadece sivil toplumu aktif müdahalesi yoluyla hükümetlerin birliğin ilkelerine bağlı kalmasını sağlayabilir fikrini savunmaktadır.
Piyasa tutuculuğunu eleştirirken, piyasanın tam rekabet ilkesine dayandığını, sadece bireysel tercihlerle ilgilendiğini kolektif ihtiyaçları önemsemediğini belirtmektedir. Bununda bütün sosyal politik alanın hesaba katılmaması anlamına geldiğini belirtmektedir.
Soros’a göre sonuna kadar değişim olasılıklarını araştıran Açık toplum, eleştirel düşünce tarzı ve belirsizliğe tahammül edemeyen kapalı toplumu birbirinden ayırmalıyız. Ona göre üç temel toplum tarzı vardır. Organik/ geleneksel toplum, açık/ eleştirel toplum ve kapalı/doğmatik toplum.
Soros’e göre kapalı toplum açık toplumda olmayan belirlilik ve süreklilik sunar ve açık toplumda kapalı toplumun bireyden esirgediği özgürlüğü sunar.
Aydınlanma döneminin yarattığı organik/ geleneksel toplumlar ve aydınlanmanın özgün politik fikirleri ulus- devleti doğurdu. Soros’a göre ulus-devlet ne tür olumlu vasıfları olursa olsun evrensel hedeflerden uzak bir yapıdır. Son 200 yıldır akıl çağında yaşadık; bu aklın sırlarını keşfetme açısından uzunca bir süredir. Yanılabilirlik çağına girmeye hazırız. (2004 Soros;107)
Soros’a göre aydınlanma, ölümsüz doğrular arayışına dayanıyordu; oysa açık toplum değerlerin dönüşlü ve tarih içinde değişime açık olduğunu kabul eder. Mutlak doğrunun erişemeyeceğimiz bir şey olduğunu kabul eder. Bu yüzden insanlara kendi adlarına düşünme ve kendi tercihlerini yapma özgürlüğü tanımalıyız.
Sosyal adaleti doğrudan doğruya açık toplumun ana ilkeleri haline getirerek yoksulluğu azaltabileceğini savunurken sosyal adaletin eşitlik olmadığını belirtmektedir. Sonuçta toplam servette meydana gelecek artışın dezavantajlı kesimlere de yarar getireceğini savunmaktadır.
Piyasa tutucularının, sosyal değerlerin -ne olursa olsunlar- piyasa davranışında ifadesini bulacağını savunduklarını belirten Soros rekabetçi bir ortamın bireysel karar vermek için dizayn edildiğini kamu çıkarlarının göz ardı edildiğini savunmaktadır.
Sonuç olarak Soros Küresel Kapitalist sistemi savunmasına rağmen Açık toplumda
kolektif karar verme sürecini geliştirebilmek için insanların kolektif katılımcı rollerini politik katılımcı rollerinden ayırmalıdırlar. Toplumsal değerler özünde ahlaki iken, piyasa değerleri ahlak dışıdır. Piyasa değerleri kazanmak üzere; ahlaki değerler ise doğru şeyleri yapmaya devam ederler.
Devletlerin vatandaşlarına ve birbirlerine olan davranışlarını yönetecek bir demokratik ülkeler birliği kurulmasını önermektedir.
Açık toplum teşvik etmeye yönelik vakıflar ağı kuran Soros bu vakıflarının eski Sovyet İmparatorluğu ülkelerinde ve dünyanın bir çok bölgelerinde faaliyetleri vardır.

AÇIK TOPLUM VE DEMOKRASİ PROJESİ

Açık Toplum Vakıfları

Geçtiğimiz yıllarda Kırgızistan’da Lale devrimi oldu. Devrime demokrasi adına Soros vakıflarının katkıları oldu. Askar Akayev kovuldu yerine Basayev geldi. Banu Avar’ın TRT-2’de yaptığı programda Kırgızistan’da çeşitli insanlarla yapılan görüşmelerden anladığımız kadarıyla orada Amerika, Rusya, Çin ve Batı Avrupa ülkeleri güç yarıştırıyorlar. Orta Asya’nın Çin’e açılan kapısı olan Kırgızistan’dan Amerika’nın Avaks uçakları sınır dışı edildi. Ancak Rus ve Amerikan üstlerini Kırgızistan topraklarında barındırıyor.
Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’ı bağlayan Fergana vadisinde Özbekler ve Kırgızlar birlikte yaşıyorlar. Bunun dışında Amerikalı ve Avrupalı bir çok insan bölgede cirit atıyor. OŞ civarında loger denilen kamplar var. Bu kamplarda eğitilen gençler bir aileye yardım amacıyla o ailenin evinin tamiri için bir proje yapıyorlar. Bu projeyi Soros vakfına getiriyorlar. Ve oradan aldıkları paralarla evin tamirini gerçekleştiriyorlar. Bu şekilde 3 proje yapan Amerika’ya gönderiliyor. Orada kendilerine açık toplumun ilkeleri ve Hıristiyanlık öğretiliyor. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra eğer 10 kişiye daha Hıristiyanlığı kabul ettirirse kendisine ev verileceğini söylüyorlar. Bölgede her mezhepten misyoner kol geziyor. Evan gelistler, Babtistler, Moon tarikatı, İncil Kilisesi Prespiteryanlar yoğun misyonerlik faaliyeti içindeler.
Soros vakfı kaynaklı DEBAT (tartışma) denilen kulüpler var. Bunlar gençleri toplayarak tartıştırıyorlar. Özellikle siyasi ve dini konular tartışılıyor. İngiliz, Amerikalı ve Almanlar bölge halkını Hıristiyanlaştırmak için olağan üstü gayret gösteriyorlar. Olayları gözleyen bir konuşmacı amaçlarının bölgede %5-10 arasında bir Hıristiyan nüfus elde etmek olduğunu söylüyor. Sonrada ekonomik destekle azınlığın iktidarını kurmak ve emperyalizmin amacına uygun olarak azınlığın çoğunluğa tahakkümünü sağlamak.
Manas Üniversitesin de Milli Eğitim Bakanlığının gönderdiği öğretmenler çocuklara Türkçe öğretiyorlarsa da 1990’dan sonra Türkiye’nin etkinliği giderek azaldı.
Dünyanın en büyük destanı olana Manas Destanında belirtildiği gibi mankurtlaştırılıyorlar. Mankurt iradesi alınan insan demektir. Destanda iradesi alınan ve yalnız efendisinin sözünü dinleyen bir mankurt, efendisinin emri ile annesini öldürüyor. Bunu bilinçsizce yapıyor. Destandan anlaşıldığı gibi kültür emperyalizmi bölge insanını mankurtlaştırıyor.
Soros Açık Toplum isimli kitabının 286 ve 288. Sayfalarında bölgeye müdahale ettiklerini itiraf ediyor. “Açık topum tohumlarını ekiyoruz ve tohumlardan bir kısmı kök salacak. Muhtemel zarar oranı göz korkutuyor, ama hayatta kalan tohumlar çok değerli hale gelecek.”
“İnsanlar açık toplum kavramına sadece kendi öz çıkarları peşinde koştukları durumlarda daha çok yaklaşırlar.” Diyor.

Soros Türkiye’de
George Soros 1-2 mart 2002’de Güler Sabancının konuğu olarak Türkiye’ye geldi Bebek’teki OSİAF (Açık Toplum Enstitüsü Yardım Vakfı) elamanlarıyla Kafkasya-Asya-Orta doğu işlerini kapalı olarak görüştü. (Star 01..03.2002)
Mustafa Yıldırım OSİAF Vakfının Türkiye’de Eylül 2001’de kurulduğunu ve aynı yıl Soros Vakfından 1.073.000 Dolar destek aldığını söylüyor. (2004,Yıldırım;277) vakfın kurucularının Hakan Altınay, Can Paker (Henkel- Sabancı Holding- TESEV- TUSİAD- Robert Kolej- AB Vakfı), Murat Belge (Birikim dergisi, Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti, Bilgi Üniversitesi, Radikal Gazetesi) Üstün Ergüder (BOUN, Sabancı Üniversitesi, TESEV) Ömer Madra Açık Radyo, Bilgi Üniversitesi) Oğuz Özer’den, Nadir Maker, Şahin Alpay, (Zaman Gazetesi yazarı CNN programcısı) Nezahat Akkoç (Diyarbakır Kadın Araştırmaları Vakfı) olduğunu yazıyor.
Gazeteci Mehmet Barlas ertesi gün Can Paker’in evinde George Soros ile İshak Alakon, Güler Sabancı, Taha Akyol, Prof. Eser Karakaş, Ali Koç, Prof. Ayşe Buğra Kavala, Akın Öngör, Cem Boyner, Cem Duna, Cüneyt Zapsu, Bülent Eczacıbaşı “Açık Toplum” kavramının içeriğini uzun uzun tartıştıklarını yazıyor. (2004, Yıldırım;278 )
Soros İstanbul Bebek’te OSİ ( Open Society Enstitue)nin Türkiye irtibatçılarıyla yaptığı toplantının ardından CNN’de yaptığı söyleşide “ başka ülkelerde parayı ben veriyorum ama, burada önemli “think tank” örgütleri ile birlikte para koyacağız.” Dedi. Ve önemli işler başardığını belirterek övdüğü TESEV (Türkiye Ekonomik Ve Sosyal Etütler Vakfı) ve bazı “ sivil” toplumcularla birlikte, Türkiye’de eğitime katılacağını söyledi. (CNN Türkçe entelektüel bakış 3 mart 2002 saat :12:30 13:30)
Ayrıca “ sosyal devlet derseniz ekonominiz yıkılır. (...) Kürt sorununu çözmelisiniz (...) Türkiye asker ihraç etmelidir.(...) gibi sözler söyledi. (2004, .Yıldırım;277)

Soros Ukrayna’da
Soros vakıflarının desteği ile Ukrayna’da seçimleri kazana Victor Yuşçenko’nun kariyeri Ukrayna Milli Bankasının kurulması ile başlamıştır. Ülkenin Finansal sistemi bugün Newyork Wall Street’te bulunan dünya Finansal sistemine entegre olmuştur.
Ulusal yönetimleri devreden çıkararak doğrudan halk kitleleri ile seçimlerde aktif rol oynayan Soros vakfının parası da halkı günlerce sokakta tutmayı ve demokrasi söylemleri ile seçimleri etkilemeyi başarmıştır. Vakfın amacı Ukrayna’yı Rusya’dan kopararak emperyalizmin sömürü çarkı içine dahil etmektir. Nitekim iktidara geldikten sonra Yuşçenko demokrasi adına hiçbir şey yapmamıştır. Yalnız uluslararası sermayenin kendisinden istediklerini uygulamaya girişmiştir. Örneğin Kırım yarımadasının yerli halkı olan Kırım Türklerine söz verdiği halde evvelce gasp edilen haklarını iade etmediği gibi söz verdiği yasaları da çıkarmamıştır. İktidarını sürdürmek için Rusya ile Batı arasında ikiyüzlü politikasını sürdürürken ülkesini bölünmenin eşiğine getirmiştir.
Rusya bugün Ukrayna’ya verdiği doğal gazı kesmiştir. Ton başına 230 dolar istemektedir. Yuşçenkoya Batı yanlısı politika izlediği için onların aldığı fiyattan gaz teklif etmektedir. Halbuki Rusya bugün Azerbaycan ve Gürcistan’a 50 dolardan Benerus ülkelerine ise 45 dolardan gaz vermektedir.

Demokrasi Projesi
Mustafa Yıldırım Sivil Örümceğin Ağında İsimli Kitabın da Amerika’dan işleme konulan yeni “demokrasi projesi”ni anlatıyor.
“Gizli kapaklı yöntemlerle, ülkelerin iç dünyasını denetleme ve yönlendirme işlerinin, yarı gizli ve belirli kuruluşlarla ilişkili olarak yürütülmesi, operasyonun etkilerini sınırlandırır; işin içine kitlelerin karışması olanaksızlaşır. Yarı gizli ilişkilerin ortaya çıkması, bağımsızlığına ve onuruna düşkün ilgili ülke halkının ABD aleyhine dönmesine yol açabilir. Eski yöntemlerle, gizli ilişkilerle bilgi toplamak, medyaya ve öteki kurumlara, partilere, sağcı solcu örgütlere gizli yönlendiriciler, kışkırtıcılar yerleştirmek, hem riskli hem pahalıdır”
“ABD çıkarlarına, ikirciksiz hizmet edecek yabancı hükümetlerin iktidarda tutulması zordur. Kitle desteğini kaybedebilirler, onlara sonuna kadar güvenilmez. Çok yönlü siyaset izleyebilirler.
Bu nedenlerle, devlet merkezlerinin egemenlik araçları ellerinden alınıp, halk kitlelerinin merkeze olan bağlılığı zayıflatılmalıydı. Ulusal yönetimler, kısa devre edilerek, dünya egemenlerinin NGO Vakıf-Enstitü gibi örgütler aracılığıyla, kitlelerle doğrudan ilişkiye geçmek, daha ekonomik ve daha kalıcı yöntemdir. (2004, Yıldırım 5.15)
Ulus- devletleri dünya egemenliği önünde en büyük engel sayan ABD bu ülkelerde “ İnsan haklarından” “din hürriyetinden” “demokrasiden” söz ederek kendisine uygun yönetimler kurmaya başladı.
İçinde Türkiye’nin de bulunduğu 92 ülkede uygulamaya geçti. Regan tarafından uygulamaya konan projenin amacı bu ülkelerin siyasal ve toplumsal yaşamının yabancıların çıkarına uygun düzenlenmesi ve toplumun gözünün boyanmasıdır.
Bu amaçla 1983’de ABD de NED ( National Endorument for Democracy ) yani (ulusal demokrasi fonu) kuruldu. Eskiden CİA aracılığıyla illegal yöntemlerle yapılan işlemler NED’e transfer edilmek suretiyle legal hale getirildi. Para kaynağı doğrudan ABD hazinesi yani devletti. NED ise paranın kasasıdır. Ayrıca Vakıflar ile konsey yada enstitü ve “ merkez” adıyla örgütlenmiş seçkinler kulüpleri AİD (uluslararası kalkınma ajansı ) ve hatta Amerikan sendikaları, şirketler iş adamları para havuzuna katılmaktadır. Batı Avrupalı siyasi vakıflar ve derneklerde ortak bütçeye sonradan katıldılar.
Amaçları Doğu Avrupa’yı, Afrika’yı, Asya’yı, Orta Doğuyu, Okyanus devletlerini birlikte yeniden kolonileştirmek.; doğal kaynakları çok uluslu şirketler aracılığıyla yağmalamak.
Bu amaçla toplumla devlet arasına giren,devlet egemenliğine paralel yeni örgütlenmeler yaygınlaştı. Yeni egemenlik merkezinin güdümüne girenler devletin egemenlik alanından ayrıldılar. Giderek vakıf, cemaat, dernek derebeylikleri oluştu.
Yabancı devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurması veya eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesi, onlardan rapor alması bu rapora göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, o ülkede var olan devlete paralel merkez dışarıda bir yönetim oluşturmak. Bunun tek sonucu da devlet egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.
Bunu hedef ülke insanın beynine yeni algılama düzeneği yerleştirme, örgütleme, kimlik oluşturma ve eyleme geçirme sürecinin 18 adımda gerçekleştiriyorlar. Bunlar özetle :
- Kamu oyu oluşturucularıyla
- İnsan hakları ve benzer örgütlerin kurulması
- Yeni propaganda aygıtlarının devreye sokulması
- Yayın ve yayıncı eğitim programları
- Bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması
- İş adamları derneklerinin sendikaların kurulması
- Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması
- Etnik kışkırtıcılık
- Yanlış ve eksik bilgilendirme
- Yolsuzluk kampanyaları
- İktisadi ortamı denetleme
- Merkez devlete güvensizlik yaratma
- İş adamlarını örgütleme
- Ulusal sanayinin yıkımı
- Orduları ulusal savunma kimliğinden koparma
- İnanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi
- Ulusal bunalımlar yaratılması
- Ulusal üretim biçimlerinin ele geçirilmesi
- Devlet üretiminin kargaşa ile ele geçirilmesi
- Belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi
- Kültürel kaynaşmanın yıkımı
(2004, Mustafa Yıldırım; 33,34,35)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder