Sağ iktidarların yönetiminde geçen 50 yıllık dönemin sonunda Türkiye yeniden Kurtuluş Savaşı öncesi koşullara sürüklenmiş , bölünme ve sömürgeleşme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmıştır.
Siyasal İslam bu iktidarlarca beslenerek Demokrasimizi ve Cumhuriyetimizi tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.
Emperyalizme , gericiliğe , ırkçılığa ve özelleştirme saldırısına karşı yeniden Kuvayi Milliye ruhu ile mücadele etme zamanı gelmiştir.
Baskıya , zulme , küreselleşmeye karşı , barış , özgürlük , demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin zamanı gelmiştir.
Yeni Dünya düzeni , bilindiği gibi uluslararası sermayenin yer küredeki hareketini zaman ve mekan bakımından kısıtlamalardan kurtarma projesidir.
Ulusal ekonomilerin özelleştirilmesi , bu uluslar arası projenin ekonomik alandaki en önemli aracıdır.Başını Dünya Bankası ve İMF’nin çektiği uluslar arası finans çevrelerince özelleştirme 1980’li yılların 2. yarısından başlayarak oldukça yüksek faizli kredilerle dış borç batağına sürüklenmiş olan az gelişmiş yada gelişmekte olan ülkelere kredi koşulu olarak sunulmuştur.Bu ülkelerden kamu mallarını satmalarını , ulusal ekonomilerini özelleştirerek borç taksitlerini ödemelerini ve uluslar arası sermayenin hareketini kısıtlayan düzenlemelerden vaz geçmeleri istenmiştir.
Ulusal Devletleri tasfiyeye yönelen bu girişim , ulusal devlet düzeyindeki her türlü düzenlemenin ekonomik gelişmeyi engellediği savını ileri sürmektedir.Uluslar arası finans devrimi ulus devletin mevcut olduğu varsayılan egemenliğini tehlikeye düşürmektedir.Milli güvenlik giderek uluslar arası güvenlikten ayrılmaz hale gelmiştir.Son birkaç yüzyıldır siyasal ve uluslararası işlerin en etkin örgütlenme şekli olan ulus devletin kontrolü elinden kaçırdığı , yeni şartlara cevap veremez duruma düştüğü iddia edilmektedir.Bazı sorunlar bakımından işleri verimli yapamayacak kadar büyük , bazı sorunlarda ise küçük kaldığı iddia edilerek , sözde ekonomik gelişmeyi engellediği savı ileri sürülmektedir.
Şüphesiz bu girişimlerin ardındaki amaç ulus devleti ekonomik ve siyasal anlamda küçülterek sonuçta tasfiye etmek sureti ile emperyalizmin , uluslararası sermayenin saldırılarına karşı ulusun toplumsal direncini kırmaktır.
Mustafa Kemal önderliğinde verdiğimiz ulusal Kurtuluş Savaşı sonunda Anadolu halkının kanları , canları pahasına ülkeden kovduğu emperyalist sömürgeci güçler , kuzu postuna bürünmüş kurt misali yeniden ülkemizin bağımsızlığını tehdit eder olmuştur.Amaçlarının Sevr’in yeniden diriltilmesi olduğunu bilmeli ve buna engel olmak için birlik ve bütünlüğümüzün güvencesi olan Cumhuriyetimizin Türklük temelindeki üniter , ulusal devlet niteliğini gözümüz gibi korumalıyız , değil yıkmak zedelemekten bile kaçınmalıyız.
Amasya görüşmeleri sırasında tutanağa geçmiş olan “kabul edilen sınırın Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı” ifadesine dayanarak emperyalizmin ülkemize ekmeye çalıştığı ayrılıkçı tohumların yeşertilmesine çalışmak , ulus devletin temeline dinamit koymakla eşdeğerdir.
Unutulmamalıdırki ulusal konularda düşmana verilecek her ödün , yeni ödünler gerektirir.Oysa ebediyete kadar yaşatmak kararlılığında ve azminde olduğumuz Cumhuriyetimize , onun temel niteliklerine dair ödün vermeye kimsenin hakkı yoktur.
“BU MEMLEKET TARİHTE TÜRKTÜ , HALENDE TÜRKTÜR VE EBEDİYYEN TÜRK KALACAKTIR” sözleri ile Atatürk birlik ve beraberliğimize ileride gelecek tehlikeyi önceden görerek önünü kesmiştir.
Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan herkesin dil , din ,ırk ve mezhep ayrılığına bakılmaksızın Türk olduğunu , TC vatandaşı olduğunu söyleyen Atatürk en çağdaş toplum modelini ortaya koymuştur.Bunu yapmak sureti ile Atatürk , Anadolu halkını Dünyanın oluşumundan bu yana bir çok devletler kurarak dünyanın yarısını hakimiyeti altına alan ve dünyanın en büyük tarihini yazan şanlı bir ulusun mirascısı yapmıştır.Bu gün yeniden özgürlüğüne kavuşan Türklük Dünyasının öncüsü ve önderi Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise bunu Atatürk’borçluyuz.
Bu fikirlerle yoğrulan Anadolu halkı mikro milliyetçilik akımları ile bölünemiyecek kadar birbiri ile kaynaşmıştır.Cumhuriyetin kurulmasından bu yana hiçbir etnik topluluğa azınlık muamelesi yapılmamıştır.Yani bölünmeye yönelecek mikro milliyetçilik akımlarının haklı zeminleri oluşmuş değildir.Ancak 50 yıldır iş başında olan sağ iktidarlar sırasında doğu ve Güneydoğu bölgesi ihmal edilmiştir.Dolayısı ile bu bölgede yaşayan herkes ırk ayrımı yapılmaksızın ihmal edilmiştir.
Türkiye bu güne kadar bütün batı ittifaklarının içinde yer almış , en zor dönemlerde vecibelerini yerine getirmiştir.SSCB ile en uzun hududu paylaşırken , sistemin getirdiği koşullarda Doğu Anadolu sınırını demir perdeye kapalı tutarak bu bölgeyi adeta ekonomik yönden çıkmaz sokak haline getirmiş , bunun sonucuda bölgenin diğer etkenleri yanında ekonomik ve sosyal bakımdan geri kalmasına , nüfusun büyük bir kısmının göçe zorlamasına zemin hazırlanmıştır.
Bu gün kuzeyden gelecek büyük tehlike ortadan kalktığı gibi , eski Sovyetler Birliği topraklarında bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetlerine komşu haline gelen bölgenin kalkınması önündeki engeller kalkmıştır.Yeterki iş başına gelen iktidarlar dayandıkları çok uluslu sermayelerin çıkarlarından önce Türk Ulusunun çıkarlarını düşünsünler.Ekonomik ve sosyal politikalarını Ulus-Devletin yıkılmasını önleyecek şekilde birlik ve beraberlik içinde kalkınma projelerine harcasınlar.
17 Aralık 2008 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder