SONER YALÇIN’IN
“ BEYAZ MÜSLÜMANLARIN BÜYÜK SIRRI”
“EFENDİ 2 “
ADLI KİTABININ ELEŞTİRİSİ
Soner Yalçın’ın “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı” “ Efendi-2”isimli kitabını okudum. Daha öncede “Efendi”kitabını büyük bir ilgi ile okumuştum. Yazar bu son çalışmasında kimseye “sebatayist” demediğini iddia ediyor. Hatta son sözünde
“ Demeyi de doğru bulmuyoruz”
“ Ama...”
“ Sebatayistler bizim tarihimizin çok önemli bir olgusu: siyasi-iktisadi ve kültürel hayatımızı derinden etkilediler. Böylesine önemli bir gerçeği yok sayamayız...”
“Ne demiştik Efendi kitabında;”
“ Bu kitap Türkiye’de hala tabu olan bir sırrın üzerindeki örtüyü aralayabilmek amacıyla yazıldı... Sebatayizm bizim gerçeğimizdir: onu yok sayarak tarih yazamayız...”
“ Ve ek:
Erasmus Deliliğe Övgü kitabında ne diyordu:
“ Madem ki söyleyeceklerim doğru,ne diye susayım...”
Yazar kitabı bu sözlerle bitiriyor. Gerçekten “ Efendi”kitabından Sebatayistler’in siyasi hayatımızdaki yerini ve siyasi yaşamımıza asırlardır verdikleri katkıları öğrendik. “ Efendi-2”kitabı ile de İslamcı çevreler içindeki Sebatayistleri anlatıyor. Siyasal İslam, masonluk ve para arasındaki yakın ilişkileri gözler önüne seriyor.
Soner Yalçın’ın “Beyaz Müslümanlar”dediği “ Dönme”lerin tarikatlara,tekkelere,iş dünyasına,ilginç akrabalık bağlarına uzanan ilişkiler ağını yüzlerce isim vererek anlatıyor.
Sebatayistler ile Mevleviler arasındaki yakın ilişkiyi anlatırken” Sebatayistler Müslüman oldular ve gizlenmek için bazı tarikatlara girdiler.”gibi sığ bir söylemle bu ilişkiler ağının açıklanamayacağını söylüyor.
Sebatayistler gittikleri Müslüman sufi tarikatları,dergahları,tekkeleri nasıl değiştirdiler. Bunun siyasete yansıması nasıl oldu. Tüm bunları gözler önüne seriyor.
Yazar kimseye Sebatayist demediğini iddia etse de ırkçı-milliyetçi Nihal Atsız’ın “İbrani asıllı Türkçülerden” olduğunu belirtiyor. Yine eski milli eğitim bakanlarımızdan Hasan Ali Yücelin dedesinin Yeni Kapı Mevlevi hanesinin müridi olduğunu ve Hasan Ali Yücelin sadece manevi hayatı değil,siyaseti de Yeni Kapı Mevlevi hanesinde öğrendiğini belirtiyor.
Yine Hz. Muhammed döneminde ( Asrı Saadet de ) olmayan mevlüdün camilere ne zaman girdiğini.” Allah’ın ipine sımsıkı sarılın asla tefrikaya girmeyin”sözünü kimin unutturduğunu bizlere anlatıyor.
Aydınlık dergisinin 25 Şubat 2007 tarihli sayısında kapak haber olarak Soner Yalçın’a “Efendi”yi MİT yazıp verdi.” Başlığı yer almaktadır.
Gaziantep’in Sam köyünden Ali Savcı,İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e şöyle diyor:”Ben bu kitabı okudum,kendi kendimden şüphe etmeye başladım!” “ Efendi’nin hedefi de buydu zaten:Milletin bilincini bulandırmak. Soner Yalçın da kitabı şöyle özetlememiş miydi:”Kurtuluş Savaşı’nda ön saflarda savaşanlar hep Sabetaycılar!”
Yazıda “Efendi-Beyaz Türklerin Büyük Sırrı”başlıklı kitabın MİT tarafından oluşturulduğu ve Soner Yalçın’a verildiği belirtiliyor. Yalçından önce 4 gazeteciye daha teklif edildiği ancak onların kitabın altına imza atmayı red ettikleri,reddedenlerden birinin de Tuncay Özkan olduğu belirtiliyor. Yazıda Soner Yalçın’ın bilgi alabilmek için her şeyi yapabileceği belirtiliyor. Hatta 28 Şubat sürecinde Genel Kurmay Başkanı olan İsmail Hakkı Kabadayı’ya Türk-İslam sentezisi yakıştırması yaptığı belirtiliyor.
Soner Yalçın “Efendi “kitabından sonra geçen Temmuzda”Efendi 2” yi çıkardı.”Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı”alt başlığı ile yayınladığı kitapta tarikatların tepesindeki isimlerin hepsinin sabetayist olduğunu söylüyor. Sabetayist olmayan bir tarikatçı var oda Fethullah Gülen.
Aydınlık dergisi “Efendi”kitabının sponsorluğunu İshak Alaton’un yaptığını ve Yahudi cemaatinin diğer önemli isimleri tarafından desteklendiğini yazmıştı.
Aydınlık dergisine göre “Efendi”kitaplarının amacı milli bilinci bulandırmaktır. Soner Yalçın’ın kitapta vermek istediğini şöyle özetleyebiliriz:Türkiye’ye solu ilk getiren,bankacılığı başlatan Kurtuluş Savaşında ön saflarda savaşanlar,tarikatların tepesindeki isimler hep Sabetayist.
Aydınlık Soner Yalçın’ın “Efendi”kitabında üstü kapalı bir üslupla Atatürk’ün de Sabetaycı olduğunu ima ettiğini söylüyor. Tek kanıtı da Selanik’li olması. Aydınlık Soner Yalçın’ın dedikoduya dayalı bir tarih yazdığını ve Sabetaycılık bölücülüğü yayma görevi üstlendiğini iddia ediyor.
Efendi kitabını olduğu gibi,Efendi 2 yide konunun uzmanları elbette eleştireceklerdir. Ancak şunu görebiliyoruz ki;Soner Yalçın Türk aydınlanmasının baş aktörlerinin hep Sabetayist olduğunu ve sayıları beş bin kadar olan Sabetayistlerin Türkiye'nin tarihini yazdığını anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken yüzyıllardır Dünyanın her tarafında devletler kurmuş ve Dünyanın yarısına hükmetmiş Türk varlığını göz ardı ediyor. Bu doğrultuda kitabında Türkiye dışındaki Kırım Türklerini ve diğer Türk topluluklarını aşağılamayı da ihmal etmiyor.
Bizde eleştiri ve tanıtım amaçlı olarak kaleme aldığımız bu yazıda yazarın “Sovyet Müslümanlarının Sovyetler Birliği döneminde dil ve din baskısı görmediği yolundaki görüşlerini; Müslümanların 2.Dünya savaşı sırasında Hitlerle iş birliği yapması Sovyetlerin bakış açısını değiştirmiştir. 1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı,Ermenilere nasıl tehcir uyguladıysa,benzerini SSCB de 2.Dünya Savaşından sonra Hitlere sempati ile bakan tatarlara yaptı. Yoksa Müslümanların dinine yönelik özel bir politika yoktu.” Şeklindeki çok yanlış ve isabetsiz görüşlerini eleştireceğiz.
Yine yazar kitabında Kırımdan “ Ak Topraklara” yani Osmanlı’nın hakimiyeti altındaki topraklara ve sonuçta Anadolu’ya göç eden atalarımıza “kardeşim kalıp niye mücadele etmediniz. Ne olacaktı ki,şehit olup cennete giderdiniz! Onu yapmayıp Anadolu’ya kaçmanın nedenlerini anlatmanız artık sıkıcı olmaya başladı... Bugün Balkanlarda,Kafkaslarda,Orta Asya da kalıp dilini-dinini koruyan soydaşlarımız her türlü taktiri hak etmiyor mu? Bu göç ağlamalarını artık sona erdirmeliyiz.”
Şeklindeki sözleri ile Sovyetler Birliği topraklarından gerek Çarlık Rusya’sı döneminde gerekse SSCB döneminde göç edenleri ve bugün onların torunları olan bizleri haksız ve dayanaksız eleştirileri ile incitmektedir. Diğer konularda uzman değilim. Ama yukarıda belirttiğimiz konularda bizler uzmanız. Bu yüzden toplumumuzu aşağılayıcı ve incitici sözlerinden dolayı yazarı eleştirmek ve işin doğrusunu hem soydaşlarımızın hem de yazarın öğrenmesini sağlamak için bu yazıyı kaleme aldım.
ERMENİ TEHCİRİ İLE KIRIM TÜRKLERİNİN SÜRGÜN VE SOYKIRIMI AYNI ŞEY DEĞİLDİR.
Yazar kitabının 74.sayfasında “Müslümanların 2.Dünya Savaşı sırasında Hitlerle iş birliği yapması,Sovyetlerin Müslümanlara bakış açısını değiştirmiştir.1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı,Ermenilere nasıl tehcir uyguladıysa,benzerini SSCB de 2.Dünya Savaşı sırasında Hitlere sempati ile bakan tatarlara yaptı. Yoksa Müslümanların dinine yönelik özel bir politika yoktu.”
Şeklindeki açıklaması gerçeklerden uzak,Sovyet tezlerini savunan,Sovyet sosyalistlerinin etkisiyle yapılan bir açıklamadır. Hele hele Ermeni Soykırımı iddiaları ile Kırım Türklerinin sürgün ve soykırımının birbirine benzetilmesi yazarın bu konulardaki bilgisinin ne kadar sığ olduğunu göstermektedir.
Kırımın Çarlık Rusya’sı tarafından işgal ve gasp edildiği 10 Nisan 1783 tarihinden bu yana Kırım Türkleri aleyhine organize suni kıtlık (1),sürgün,aydın tasfiyesi,etnik temizlik ve soykırım suçları işlenmiştir.
Yazarın iddia ettiği gibi Sovyetler Birliği 2,Dünya Savaşı sırasında topraklarında yaşayan azınlıklara işgalci nazilerle kollektif olarak “iş birliği” ve “casusluk” ve “bölücülük” yaptıklarından şüphelendikleri halklara top yekün sürgün uyguladıklarını söylemişlerdir.
Sürgün yalnız Kırım Türklerine değil Almanlara,Çeçenlere,İnguşlara, Kalmuklara, Karaçay ve Balkarlara da uygulanmıştır.
Eldeki arşiv ve belgeler Kafkaslı dağlı halkların,Kalmukların ve Kırım Türklerinin Nazilerle “İş birliği” yaptıklarına dair hiçbir kesin bilgi içermemektedir. (2)
Yazarın iddiasının aksine sürgün sırasında 90 bin Kırım Türk’ü Sovyet ordularında Almanlara karşı savaşıyordu. Kırımın işgali sırasında Almanlara karşı mücadele veren Partizan Kırım Türkleri dahi sürülmüştür.
Yazarın “Almanlarla iş birliği yaptıkları için sürüldüler” şeklindeki asılsız iddialarına rağmen Sovyet yetkililer 1950 li yıllardan sonra “Kollektif iş birliği” suçlamasında “ aşırılığa kaçıldığını “ ve “genelleme” yapıldığını kabul etmişlerdir. İşgalci ile iş birliği yaptıkları için haritadan silinen bazı özerk cumhuriyetlerin tüzel varlığı 1960 lı yıllarda (9 Ocak 1957) iade edildi. Kırım Türklerinin devletleri ise hiçbir zaman geri verilmedi.
Yine 1943-1944 sürgün dalgası ile Asya ya sürülen Ahıska Türklerinin yurtlarına dönmelerine ise hiçbir zaman izin verilmedi. Bugün Rusya topraklarında ve Azerbaycan da vatansız olarak yaşayan 400 binden fazla Ahıska Türküne yapılan haksızlık karşısında acaba sayın yazar” düşmanla iş birliği yaptıkları için cezalandırıldılar,hak ettiler mi “diyecektir. Kafkaslarda çekilen Misaki Milli sınırı 10 km kuzeye götürülebilseydi bugün bu insanlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür vatandaşları olacaktı.
1829 yılında Edirne Anlaşması ile Osmanlı Devletine kalan Güney Meshet yada yaşayan bu Türk boyu 2.Dünya Savaşı sırasında Kasım 1944 de Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Türk casusu oldukları iddiası ile sürülenlerin %49 unu 16 yaşından küçük çocuklar teşkil ediyordu.
Ahıska (Meshet) Türklerinin Ahıska’ya dönme mücadelesi Sovyet yetkilileri ve Gürcistan makamları tarafından sürekli engellenmiştir. Bugün yarım milyon civarındaki Ahıska Türkü Azerbaycan,Kazakistan,Rusya,Ukrayna,Sibirya ve Kuzey Kafkasya ülkelerinde darmadağınık bir halde hayat mücadelesi vermektedir. Gürcistan Avrupa konseyine taahhütte bulunmasına rağmen sorunun çözümüne yanaşmamaktadır. Rus,Gürcü ve Ermeni ittifakı ile bir Türk yurdu kaybedilmiştir.
Posoflu Üzeyir Usta durumu şöyle dile getiriyor:
Ahıska gül idi gitti
Bir Ehli dil idi gitti
Söyleyin Sultan Mahmut’a
İstanbul’un kilidi gitti.
Yazar kitabının 74.sayfasında “Osmanlı 1.Dünya Savaşında Ermenilere nasıl tehcir uyguladıysa,benzerini SSCB de 2.Dünya Savaşından sonrada Hitlere sempati ile bakan Tatarlara yaptı...”diyor.
Halbuki sürgün yalnız Kırım Türklerine (yazarın tabiri ile Tatarlara)uygulanmamıştır. 20 Eylül 1941 tarihinde başlayan Almanların sürgününü Kasım 1943 den Haziran 1944 e kadar süren yeni bir sürgün dalgası izledi. Bu defa 6 halkı Çeçenler,Balkanlar,İnguşlar,Kırım Tatarları,Karaçaylar ve Kalmuklar olmak üzere 900.000 insanı vurdu.
Yazarın “kalıp niye mücadele etmediniz..” “Ne olacaktı ki şehit olup cennete giderdiniz” şeklindeki beyanı da konudan ne kadar habersiz olduğunu gösteriyor.
Kırım Türkleri sürgünden sonra geri dönüş hakları tanınsın diye 30 yıl mücadele ettiler. On binlerce Karaçay, Kalmuk, Balkar, Çeçen ve İngus 1957 de geri dönüş yollarını tutarak eski cumhuriyetlerine kavuştular. Yalnız Kırım Türklerine eski Özerk Cumhuriyetleri iade edilmedi. 1950 li yılların sonlarından itibaren çoğunluğu Orta Asya da oturan Kırım Tatarları kollektif saygınlıklarının geri verilmesi ve kendi yurtlarına dönme izni için bir dilekçe kampanyası başlattılar. 1966 yılında bir tatar heyeti 130.000 imzalı bir dilekçeyi 23. Parti kongresine sundu. Eylül 1967 de Yüksek Sovyet Prezidyumunun bir kararnamesi “Toplu İhanet” suçlamasını iptal etti. Üç ay sonra yeni bir kararname Tatarlara kendi seçtikleri yerlerde oturma izni verdi. Ancak pasaport mevzuatına uymaları gerekiyordu. Bu da uygun bir iş sözleşmesi gerektiriyordu. 1967 den 1978 e kadar 15.000 den az sayıda Tatar nüfusunun % 2 si pasaport işlerini yoluna koyabildi.
SSCB Yüksek Sovyetinin 27 Şubat 1954 tarihinde yayınladığı bir kararname ile toprak,ekonomik ve kültürel bağların bulunduğu gerekçesi ile Kırım Ukrayna’ya bağlanmıştır.
21 Temmuz 1974 de imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşmasının 3. Maddesi “ Kırım,Bucak,Kuban,Yedisen,Canboyluk ve yediçkül tatarları hiçbir devlete tabi olmadan tamamen serbest kalacaklardır. Kırım tatarları kendi hanlarını eski kanunları ve adetlerine göre Al-i Cengiz soyundan serbestçe seçeceklerdir...” hükümlerini taşımasına rağmen 1783 tarihinde Kırım Çarlık Rusyası tarafından ilhak edilmiştir. 1917 ihtilali sırasında kurulan Kırım Bağımsız Cumhuriyeti Bolşevikler tarafından yıkılarak SSCB ne bağlı özerk cumhuriyet haline getirilmiştir.
Bütün bu uluslar arası haklara rağmen 27 Şubat 1954 tarihli kararname ile Kırım Ukrayna Cumhuriyetine bağlanmıştır.
Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre Osmanlı ve Rusya Kırımın Kırım Türklerine ait olduğunu kabul etmiştir. 1917 de Kırımda Kırım Türkleri bağımsız cumhuriyet ilan ederek Numan Çelebi Cihan Başbakanlığında hükümetlerini kurmuşlardır. Daha sonra Bolşevikler Kırımı işgal ederek SSCB ye bağlı muhtar cumhuriyet haline getirmişlerdir. 18 Mayıs 1944 de de Kırım Türklerinin tamamı Özbekistan ve diğer Asya topraklarına sürülerek Kırım yarım adanın asıl sahibi olan Türklerden temizlenmiştir.
Uluslar arası hukuk ve Küçük Kaynarca Antlaşması yarım adanın asıl sahibinin Kırım Türkleri olduğunu belirtmektedir. Yazarın “ Niye kalıp mücadele etmediniz”şeklindeki beyanına rağmen Kırım Türkleri hem Kırımda,hem sürgün yerlerinde ve hem de diaspora da mücadelelerini hiçbir zaman bırakmamışlardır. 1783 ten beri bu mücadele devam etmektedir.
1783 te Kırımın işgalinden sonra Kırım Türklerinin bir kısmı Osmanlının elinde kalan “ak topraklara”ağırlıklı olarak Karadeniz’in batısındaki Dobruca bölgesine göç etmişlerdir. Bunun nedeni de yarım adanın iç kısmında yaşayan ve tarımla geçinen atalarımızın elinden topraklarının alınmasıdır. Yalı boylarındaki ve büyük şehirlerdeki soydaşlarımız ticaretle uğraştıkları için iyi kötü geçinebiliyorlardı. Tarımla uğraşanlar Osmanlının da teşviki ve nüfus politikası nedeni ile Dobruca’ya ve Anadolu’ya göç ettiler. Göç eden atalarımız Osmanlı ordularına ve TBMM ordularına katılarak yıllarca savaştılar ve şehitler vererek genç Türkiye Cumhuriyetinin temeline harç oldular. Yazarın onları kaçmakla suçlaması Yemende,Çanakkale de ve Anadolu’nun her yerinde yatan atalarımızın kemiklerini sızlatmaktadır. Yazarın bu konudaki görüşü tarihi gerçeklere aykırıdır.
BOLŞEVİKLERLE TÜRK VE MÜSLÜMANLARIN YOLLARI 1920 DE
AYRILDI
Türk aydınlanmasının en önemli öncüleri Kırım ve Kazan Türkleridir. Çarlık Rusyası toprakları içinde 5000 den fazla Nizamı Cedit okulu açarak çağdaş eğitimi başlatan,1883-1916 tarihleri arasında çıkardığı “Tercüman”gazetesi ile Türk uluslaşmasının öncülüğünü yapan İsmail Gaspıralı ve “Üç Tarzı Siyaset”isimli eseri ile Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında önemli katkıları olan Yusuf Akçura yı unutamayız.
Yazar kitabın 73.sayfasında Lenin’in 7 Aralık 1917 de ki “Ey Rusya Müslümanları,ey Volga ve Kırım Tatarları,ey Sibirya ve Türkistan Kırgızları,ey Kafkas Türkleri,ey Kafkas Çerkezleri...Milli hayatımızı serbestçe tanzim ediniz. Size bu hakkı veriyoruz. Biliniz ki sizin ve Rusya’nın diğer milletlerinin hukukunu ihtilalin bütün kuvvetleri himaye edecektir.”sözlerine dayanarak Sovyetler birliğinde Türklere ve Müslümanlara zulüm yapılmadığını,onların dil ve dinlerini özgürce yaşadıklarını iddia etmektedir.
Halbuki Rus Bolşeviklerinin Sultan Galiyev ve Türk Bolşevikleriyle iş birliği Bolşevizmin mutlak egemenliği elde etmesine ve iç savaşın Bolşeviklerin zaferi ile sonuçlanmasına kadar sürdü. Önceleri Bolşeviklerin devrimi gerçekleştirmek için Müslümanların ve tüm azınlıkların desteğine ihtiyaçları vardı. Bunun için Lenin’in “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”adlı çalışmasında belirttiği gibi Müslüman sosyalistlere de tam bağımsızlık vaat ettiler. Bu nedenle Sultan Galiyev ve diğer Müslüman sosyalistler Bolşeviklere 5.Kızıl orduyu hazırlayıp devrim karşıtlarıyla savaşmak dahil olmak üzere her türlü yardımı yaptılar.
Fakat ne yazık ki 1920 den sonra Rus Bolşevikleriyle Sultan Galiyev ve arkadaşlarının yolları ayrıldı. Rus Bolşevikleri azınlıklara kendi kaderini tayin etme hakkı vermeyi vaat ettikleri halde,zaferden sonra söylemlerini değiştirdiler. Ve azınlıkları Rus hegemonyası altında oluşturulmuş Sovyet devletine katılmaya zorladılar. Çünkü Sovyetler proletarya diktasını hedefliyordu. Sovyetler Birliğinde de proletaryası olan tek halk Ruslardı. Galiyev’e göre sömürü devam edecekse sömürenin sosyalist veya emperyalist olmasının bir farkı yoktur.
Yazarın iddia ettiği gibi Sovyetler Birliği toprakları içindeki Türk ve Müslümanlara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanınmadı. Eğitim ve öğretimleri Rusça yapılmaya zorlandı. Camiler Bolşevikler tarafından yıkılarak dinlerini özgürce yaşamalarına izin verilmedi. Bugün Kırımda 600 den fazla camiden yalnızca 4 tanesi ayakta kalabilmiştir. Kırım Hanlık Sarayı dışında diğer bölgelerdeki Türk izleri suratla yok edilmiştir. Ayakta kalan birkaç tanesinin ve kültür varlıklarımızın Kırım Türk topluluğunun kontrolüne verilmesi için mücadelemiz sürmektedir.
SONUÇ
Yazar kitabında 1915 de Ermenilere uygulanan tehcir ile 1944 Kırım Türkleri ile diğer Türk ve Müslümanların sürgününü birbirine benzetmektedir. Acaba bu benzetme ile Orhan Pamuk gibi bir Nobel ödülümü amaçlıyor bilemeyiz. Ancak bu iki olay arasında hiçbir benzerlik yoktur.
1915 Sarıkamış ve Çanakkale de yüz binlerce şehit veren Osmanlı bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştır. Seferberlik nedeni ile silah altına alınan Osmanlı vatandaşları Ermenilerin silahları ile birlikte düşman safhasına geçerek Türk ordusunun arkasında tehdit unsuru oluşturuyordu. Bu nedenle zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır. Ermeni tehciri soykırım değildir. Ölüm kalım savaşına katılmış bir İmparatorluğun “meşru müdafaasıdır.”
Bu anlamda İnönü Lozan görüşmeleri sırasında “Fransız birlikleri Klikya dan ayrılırken neden bu mutlu soydan 60-80 bin kişi yurtlarını ve ailelerini bırakarak,başka yerlerde yoksulluk içinde yaşamak üzere Fransız ardından gidip kaçtılar”sorusunu sormuştur.
Soykırım suçunun tanımı “Ulusal,Irksal,Etnik yada Dini bir gurubu,bu niteliği yüzünden kısmen veya tamamen yok etmek amacı ile işlenen suçlar”olarak belirtiliyordu. Yani önceden hazırlanmış bir yok etme planının mevcudiyeti gerekmektedir. Ermeni tehcirinde böyle bir plan yoktur. Yalnız ayaklanma bölgelerindeki Ermeniler zorunlu göçe tabi tutulmuştur. İzmir ve İstanbul’daki 200 binden fazla Ermeni’ye dokunulmamıştır.
1943-1944 yıllarında Sovyetler Birliği topraklarında uygulanan sürgün ise soykırım’a dönüşmüştür. 9 Aralık 1948 de B.M toplantısında soykırım şöyle tanımlandı. “ Ulusal,ırksal,etnik yada dini bir gurubu bu niteliği yüzünden tamamen yok etmek amacı ile işlenen”suçları kapsamaktadır.
1944 de Kırım Yarımadasında tek Türk bırakılmayacak şekilde sürgün uygulandı ve sürgün sırasında sürülenlerin % 46 sı öldü. Stalin’in emri ile sürgünü gerçekleştiren gizli servis şefi Berian sonrada bir köyü unuttuğunu anlayınca o köy halkını da gemiye doldurarak Karadeniz de batırmıştır. (3) Üstelik Kırım Türkleri ve diğer sürgünlerin düşmanla işbirliği yapmadığını sonradan yayınladıkları 1967 tarihli Yüksek Sovyet Prezidyumu kararnamesi ile kabul ettiler ve “Toplu İhanet” suçlamasını iptal ettiler.
Sürgün sırasında 90000 Kırım Türkü ile 40000 Ahıska Türkü Sovyet Ordularında Almanlara karşı savaşıyordu. Hem Çarlık Rusya’sı döneminde hem de SSCB döneminde Kırım’ın ve Avrupa’daki Türklerin Asya’ya sürülmesi ve etnik temizlik yapılması bir devlet politikası haline gelmiştir. Yani burada “soykırım”suçunun manevi unsuru olan “yok etme kastı”mevcuttur.
Soykırım suçu 2.Dünya Savaşı sırasında doğmuştur. Ve Nazilerin Nürünberg’de yargılanması sırasında kullanılmıştır. Ceza kanunlarının evrensel kuralı “geriye tesirli olmamasıdır.” O halde 1915 de mevcut olmayan bir suç tanımı ile Türkiye mahkum edilmek istenmektedir. İşte bu yüzden de Ermeni tehciri ile Kırım Türkleri’nin sürgünü aynı şey değildir.
Yazarı atalarımızı ve toplumumuzu inciten asılsız iddialarından dolayı kınıyorum. Efendi kitapları ile kime hizmet ettiğini bilmiyorum ama bize yaptığı hakaretleri kendisine fazlasıyla iade ediyorum.
Av. Hasan Aydın
Polatlı Kırım Türkleri Derneği 2. Başkanı
Kaynaklar
1- Komünizmin Kara Kitabı Stephan Courtois ve Arkadaşları syf. 285
2- Komünizmin Kara Kitabı syf 287 – 290
3- Arabat Köyü (Yüz binlerin Sürgünü) – Dr Necip Hablemitoğlu
23 Aralık 2008 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder