17 Aralık 2008 Çarşamba

AGİT VE HELSİNKİ SÜRECİNDE TÜRKİYE

İkinci Cumhuriyetçiler Türkiye’nin 1919-1938 dönemini , demokratik olmayan tek partili , militarist bir yönetim dönemi olarak nitelemekte ve eleştirilerini günümüzün demokratik kurum ve kuralları ile karşılaştırarak yoğunlaştırmaktadırlar.Onlara en iyi cevabı “Siyaset Meydanında” Oktay Ekşi vermiştir.”1919-1938 dönemi bir ihtilal dönemidir.Bu dönem ancak kendi içinde değerlendirilebilir.Neler yapıldığını sıralarsanız bir ülke yaratıldığını görürsünüz” demiştir.

Emperyalizme karşı verilen silahlı bir devrim sonucu doğan Atatürk ideolojisi emperyalist karşıtı ve batılıdır.Batı gibi olmanın ön koşulu batının ekonomik sömürüsünden ve siyasal boyunduruğundan kurtulmaktır.Dolayısı ile Atatürk’e göre batılılık aydınlanma ve sanayii devrimlerinin sonuçlarını Türkiye’ye uygulamak anlamına geliyordu.(E.Kongar 21.YY da Türkiye)

Atatürk’ün hedeflediği batının ekonomik sömürüsünden ve siyasal boyunduruğundan kurtulma yolundaki bağımsızlık direnişleri 2.Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü.Savaştan sonra Türkiye savaşta izlediği yansızlık politikasının bedelini ödeyecek gibi görünüyordu.Her ne kadar 24 Şubat 1945’de “Birleşmiş Milletler” örgütünün kurucu üyeleri arasına katılmışsa da ABD Sovyet isteklerine karşı Türkiye’yi destekleme eğiliminde değildi.Sovyetler Birliği 7 Haziran 1945’de Kars ve Ardahan ile , Boğazlar üzerindeki askeri üs isteklerini Türkiye’ye yöneltti.İngiltere ve ABD Türkiye ve onun sorunları ile ilgilenmiyordu.Moskova’daki Türk Büyükelçisi Selim Sarper Sovyet taleplerini anında reddetti.Türkiye’nin 23 tümeni ile birlikte kararlı tutumu Sovyetleri durdurdu.Saldırmaya cesaret edemediler.Ancak Sovyetlerin bu hareketi güvenlik arayışları içinde Türkiye’yi Batıya ve Amerika’ya daha çok ödün vermek zorunda bıraktı.Siyasal alanda Turaman Doktirini’nin uygulamaya konulmasından sonra , onun ekonomik uzantısı “Marshall Yardımı” biçiminde ortaya çıkdı.Bu tarihten sonra Atatürk’ün batılaşma ilkesi , karşılığında ne istenirse istensin , ne ödenirse ödensin , mutlak olarak Batıya katılma biçiminde anlaşılmaya başlandı.(E.Kongar 21.YY Türkiye)

4 Nisan 1949’da Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) kuruldu.Türkiye başından beri katılmak istese de örgüte alınmadı.5 Mayıs 1949’da imzalanan Avrupa Konseyi anlaşmasına başlangıçta Türkiye çağırılmadı.Ancak 8 Ağustos 1949’da Avrupa Konseyi Türkiye’yi örgüte katılmaya çağırdı.

1950 yılı da Türkiye’de iktidar değişikliği ile birlikte Kore Savaşı başladı.Demokrat Parti meclisten izin bile almadan Kore’ye asker göndermeye karar verdi.Türk askerleri Kore’de kahramanca döğüştü.Savaşta Amerikan askerlerinden sonra en çok Türk askeri ölmüştü.Türk askeri Kore’ye gönderilir gönderilmez hükümet NATO’ya girme isteğini yeniledi.Fakat yine reddedildi.Bu arada ABD Türkiye’de askeri üslere ihtiyaç duymaya başladı.Hükümet NATO üyesi olmadıkça ABD’ye üs vermeyi kabul etmedi.Sonunda 17 Ekim 1951’de Türkiye NATO’ya üye olarak çağırıldı ve hükümet 18 Şubat 1952’de meclisin onayını almış olarak NATO’ya katıldı.

Sonuçta Türk Sovyet ilişkileri daha da gerginleştiği gibi , Arap ülkeleri Türkiye’ye , Batı emperyalizmin bölgedeki temsilcisi rolünü üstlendiği için kuşku ile bakmaya başladı.Böylece emperyalist güçlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Türkiye Üçüncü Dünya Ülkeleri arasında kazandığı önemi ve saygıyı bütünü ile kaybetti.Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu olaydan en çok etkilenen ülkelerden birisi Türkiye oldu.Çünkü Türkiye hem Sovyetler Birliğinin komşusu , hem de doğu batı bloklaşması içinde batı blokunun önemli bir müttefiki idi.Soğuk savaş döneminin bitmiş olması , Tükiye’yi askeri açıdan bir ileri karakol durumundan çıkarmış , uluslararası ilişkilerine batı blokuna BAĞIMLILIK yerine EŞİTLİK ilkesi çerçevesinde yaklaşma imkanı tanımıştır.

Soğuk savaş döneminde Türkiye ile Amerika’yı bir araya getiren NATO , üsler , askeri yardım gibi konular artık önemini yitirmekte , böylece ABD’nin Türkiye’ye ilgisi gittikçe zayıflamaya başlamıştır.Türkiye’ye yardım konusu her zaman Ermeni , Rum ve hatta Kürt lobisinden dolayı Amerikan yönetimi için zorluklar çıkarmaktadır.Nitekim 1997 yılında 49 milyon dolar olan askeri yardım , Türk ordusunun Kürtlere karşı olduğu gerekçesi ile Amerikan Yasama Meclisi tarafından 25 milyona indirilmiş , sonra ermeni lobiciler bundan 3 milyon dolar daha kestirmiş , bu durum karşısında Türk hükümeti de bu yardımı reddetmiştir.Böykece 1998’den itibaren ABD dış yardımı bitmiştir.Buna karşın Türkiye Körfez Savaşı sırasında Amerika ve NATO’nun güdümünde Irak’a ambargo uygulamış ve askeri harekat sırasında topraklarının üs olarak kullanılmasına izin vermiştir.Bu savaşta Irak’tan sonra en çok zarar gören ülke Türkiye olmuştur.

Sovyetler birliğinin çökmesi ile birlikte , batı için Sovyet tehdidinin ortadan kalkmış olması , bir anlamda Türkiye’nin stratejik önemini yitirmesi sonucunu doğuruyordu.Ancak bir başka anlamda Sovyetlerin çökmesinden sonra bağımsızlığını kazanan Azerbaycan ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin kazandığı önem Türkiye’nin bölgedeki stratejik değerini artırıyordu.Bu ülkelerle tarihten gelen dil , din , ırk ve kültür birliği yanında ekonomik bağlarda kurulduğunda Türkiye yeniden batı karşısında önem kazanmaya başladı.Bu ülkelerdeki zengin petrol , doğal gaz ve diğer yer altı ve yerüstü kaynakları başta Amerika olmak üzere batının gittikçe iştahını kabartmaktadır.Orta Doğu ve Asya’ya ulaşım yolundaki Türkiye’nin vazgeçilmez stratejik konumu yeniden Türkiye’ye ilginin artmasına neden olmuştur.

ABD’nin Türkiye’ye ilgisinin artmasını Başkan CLİNTON’un Berlin Duvarının yıkılışının 10.yılı nedeni ile GEORGE TAWN üniversitesinde yaptığı konuşmadan anlıyoruz.Clinton’un sözlerini Türkiye ile ilgili kısmında :

“Önümüzdeki yüzyılın , büyük ölçüde , Türkiye’nin geleceğini ve bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tamamlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini umuyorum”.

“Eğer Türkiye istikrarlı , demokratik , laik bir İslâm ülkesi olarak Avrupa’nın tam bir parçası olarak yerini alabilirse gelecek daha iyi şekillenecektir”.

“Türkiye , batının Orta Doğu ve Kafkaslar ile Orta Asya uzantısı , bu alemlere açılan kapı olacaktır”.Dedi.

Geçmişte Türkiye’nin NATO’ya üyeliğini Türkiye’den ABD’ye verilecek üsler karşılığında kabul eden Amerika’nın soğuk savaş sonrası Türkiye’ye azalan ilgisinin yeniden artmasının nedenlerini doğru tespit etmekte sayısız yararlar vardır.18-19 Kasım tarihlerinde İstanbul’da yapılan AGİT zirvesinde Azeri petrollerinin Türkiye üzerinden Dünya pazarlarına taşınmasını öngören BAKÜ-CEYHAN boru hattı anlaşması Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan arasında ABD Başkanı Bill Clinton’un tanıklığında imzalandı.Çırağan Sarayında yapılan törende Türkmen doğal gazı ile ilgili çerçeve anlaşması da imzalandı.Rusya’nın Çeçenistan’ı bahane ederek Kafkaslardaki saldırılarını yoğunlaştırması Birleşik Devletler Topluluğu içindeki Türk Devletlerinin sözü edilen anlaşmalar yolu ile bağımsızlık yolunda ilerlemelerini durdurmak , onlara gözdağı vermek içindir.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı olarak tanımlanan AGİT’in Avrupa ve çevresindeki güvenlik sorunları bakımından fazla bir öneminin kalmadığı bu toplantıda daha çok ortaya çıkmıştır.1990 sonrası kurulan yeni güç dengeleri sonucu NATO ve Avrupa Birliği bu görevi üslenmiştir.Son NATO toplantısında NATO’nun sınırları ve kapsamı genişletildiği gibi Avrupa Birliği de yavaş yavaş kendi askeri gücünü kurmaya başlamıştır.Bu nedenle İstanbul’daki AGİT toplantısı amacı dışındaki Politika Pazarı haline dönüşmüştür.Kafkasya ve Asya AGİT’in görünmeyen esas konusu olmuştur.Petrolün , doğal gazın yeni açılan pazarların denetiminde kimler ön plana çıkacak ve paylar nasıl dağıtılacaktır.Değişmeyen tek şey Dünyanın yeniden şekillendirilmesinde planı yine güçlü olanlar yapmaktadır.Bu süreçte iki taraf vardır.Planı yapanlar ve planın parçası olanlar.

AGİT’in arkasından 10-11 Aralıkta Helsinkide yapılacak AB toplantısı konuşulmaya başlanmıştır.AGİT zirvesinde Türkiye’ye tam üyelik verilmesi eğilimi ağır basmıştır. AB dönem başkanı Finlandiya dış işleri başkanı Halonen Türkiye’nin Helsinki zirvesinde 12.aday olarak tescil edileceğini söyledi. Avrupa Birliğine girmeden Gümrük Birliğine alınan Türkiye 1995 yılından beri tek taraflı olarak sömürülmektedir. Gümrük Birliği anlaşması tek taraflı olarak AB ne üye ülkeler lehine işlemektedir. Türk mallarına ambargo uygulandığı gibi Türklere Avrupa’da serbest dolaşım hakkı da verilmemiştir. Üstelik Türkiye’ye yapılması taahhüt edilen maddi yardımda yapılmamıştır. Gümrük Birliği üyeliği nedeni ile Türkiye’nin milyarlarca dolar gümrük vergisi kaybı vardır. Helsinki’de Türkiye 12.aday ülke olarak tescil edilse bile üyeliğinin kesinleşmesi için daha kaç yıl bekleyeceği belirsizdir. Bu dönem içinde tek taraflı sömürü devam edecektir. Evvelce AB üyeliği için Türkiye’ye ağır reçeteler çıkaran Batı Avrupa ülkelerinin o günden bu yana Türkiye’de hiçbir belirgin değişiklik olmadığı halde adaylığını kabule eğilimli olmalarının nedeni değişen Dünya koşullarıdır. Kafkasya ve Asya’daki zengin petrol ve doğal gaz kaynakları Türkiye aracılığı ile batıya ulaşacağı gibi bu pazarlara da Türkiye üzerinden gidilecektir. Pazardan pay kapma kavgası Türkiye’ye ilgiyi artırmıştır.

Soğuk savaş yıllarında batı bloku içinde yer alan Türkiye sınırlarını demir perde ülkelerine kapalı tutarak taahhütlerini her zaman yerine getirmiş ve bu yüzden büyük zara görmüştür. Körfez Savaşı sırasında yine en büyük faturayı Türkiye ödemiştir. Irak’la büyük ticaret hacmine sahip iken bu pazarı kaybetmiştir. Ambargo yüzünden kapanan Yumurtalık boru hattı nedeni her gün zarar çekmektedir. Yugoslavya’nın yeniden şekillenmesi sırasında batı bloku yanında yer alarak kendisinden bekleneni fazlası ile yapmıştır. Türkiye’nin çektiği zararların Türk basınında “hayat öpücüğü” olarak nitelenen birkaç milyar dolarlık Dünya Bankası Kredisi ile karşılanması mümkün değildir. Türkiye daha bağımsız politikalar izleyerek uğradığı zararların telafisi için kozlarını iyi oynamalıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder