ULUS DEVLETİN GELECEĞİ
Günümüzde Dünya sorunları ile ilgili en etkin rolü Global Şirketler ve kuruluşlar oynamaktadır.Teknolojik üstünlüğü olan toplumlar sınır tanımadan üstün beyinleri kendi teknolojilerinde istihdam edebilmektedirler.Dövüz ticareti günün 24 saati yerkürenin her yerinde sürmektedir.Bu durumda bakanlar kurulu ya da ticaret bakanlığı ne ölçüde kontrolü elinde tutabilmektedir.Tutamazlarsa gelecek yüzyılda ulus-devletin geleceği ne olacaktır.Yoksa önümüzdeki yüzyılda Ulus Devlet Çağ dışımı kalacaktır.Bu durumda dünyanın bir çok yerinde henüz ulus-devlet aşamasına gelemeyen ülkeleri ne beklemektedir.
Bildiğimiz kadarı ile oldukça yeni zamanlarda ortaya çıkmış olan ulus-devlet modernleşmenin ilk dönemlerini yaşayan Avrupa’da ortaya çıkmıştır.Sanayileşmenin bir ürünü olan ulus-devlet milli kimliğini yücelten bilinci takviye etmek için bayrak , milli marş , tarihi şahsiyetler ve olaylar ve milli günler gibi sembollere başvurmuştur.Milli bir para bastırmış ve mecburi askerlik hizmeti koymuştur.Milleti güçlü ve kendi kendine yeterli hale getirmek ulus-devletin başlıca amacıdır.
Bu yüzyılda , gelişmiş ülkelerin katıldığı ve modern bürokrasilerin organize ettiği iki büyük topyekün savaş sonunda , ulus-devletin zaferi artık tamamlanmış görünmektedir.
Birinci Dünya Savaşının eseri PASAPORT tur.Pasaport bireyin vatandaşlığının belgesi olmasına rağmen devletin malıdır.Ve devlet gerekli gördüğünde pasaportu geri isteyebilir.
İkinci Dünya Savaşının eseri “GAYRI SAFİ MİLLİ HASILADIR”.Bu da devletin bütün ekonomik faaliyetleri izleyebilmesi için icat edilen bir araçtır.Her iki çatışmada da hükümetler enfermasyon üzerindeki denetimlerini durmadan artırmışlardır.(Paul Kennedy)
1945’den sonra bu trendlerin ekonomik alanda etkileri azalmış , fakat siyasal alandaki etkilerini muhafaza etmişlerdir.Uluslararası Para Fonu , Dünya Bankası , Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması gibi uluslararası finans ve ticaret alanındaki düzenlemeler , ulusların kendi kendine yetme eğilimlerini ortadan kaldırmış ve dış ticaret ile yabancı sermaye akımı patlama derecesine ulaşmıştır.
Soğuk Savaş dönemi uluslararası ilişkileri menfi yönde etkilemiştir.Soğuk savaşın sona ermesinden sonra askeri rekabet ve silah yarışması yerini şimdi ekonomik rekabet , teknoloji yarışması ve çeşitli şekillerde tezahür eden ticari savaş almıştır.Uluslararası yatırımı ve ticareti tanımlamakta kullanılan dil giderek askeri deneyimlerle ifade edilir olmuştur.Sanayinin kuşatma altına alındığı , piyasaların ele geçirildiği ve teslim olduğu ifade olunmaktadır.
Ekonomik alandaki meydan okumalara karşı kara ve deniz kuvvetleri gibi geleneksel enstürümanlara baş vurmak mümkün değildir.Hala olayların merkezinde duran ulus-devlet diğer ulus-devletlere karşı kendini ardı arkası kesilmeyen bir itişmeye kaptırmıştır.
Sovyet-Amerikan silah yarışı önemini kaybetse de gezegenimizde hala bir çok nükleer silah vardır ve nükleer güce sahip devletler vardır.Bu nükleer gücün Dünya ölçeğinde kontrolü oldukça zor olacaktır.Ulus-devlet ile askeri güç arasındaki ilişki devam edecektir.Yeryüzünde nüfusa oranla giderek azalmaya yüz tutan yer altı ver yer üstü kaynaklar , üzerindeki mücadele sertleştikçe silahlı kuvvetler var olmaya devam edecek ve 1990-1991 Körfez Savaşında olduğu gibi gerektiğinde kullanılacaktır.
Dünyanın fakir ülkelerinde yaşayan kalabalık nüfus , kaynakların paylaşımından doğan savaşlara neden olacaktır.Etnik gerilimlerin şiddetlenmesi , sosyal istikrarsızlıkların artması yeryüzünün yoksul ve daha fazla sorunlu bölgelerinden varlıklı ve daha barış içinde yaşayan kısımlara göç akınını hızlandıracaktır.
Ulus-devleti ve ulus-devletin güvenliğini tehdit eden potansiyel faktörlerden biriside uluslararası yeni üretim ve iş bölümüdür.Global piyasa mantığında bir ürünün nerede yapıldığına dikkat edilmez.Bir ülkenin sütçülük ve hayvancılık sanayii , Dünyanın başka bir yerinde kullanılan biyotekneloji metotlarının ortaya çıkışı nedeni ile alt üst olur ve büyük boyutlarda zarara uğrayabilir veya otomobil sanayii kendisinden çok daha verimli çalışan yabancı rakipler ülkenin iç pazarlarını istila ettiği için piyasadan silinebilir.
Uluslararası finans devrimi ulus-devletin mevcut olduğu var sayılan egemenliğini tehlikeye düşürmektedir.Milli güvenlik giderek uluslararası güvenlikten ayrılmaz hale gelmektedir.
Bu global değişimlerden dolayı , ulus-devletin faydalı olup olmadığı tartışılır olmuştur.Son birkaç yüzyıldır siyasal ve uluslararası işlerin en etkin örgütlenme şekli olan ulus-devlet kontrolü elden kaçırdığı gibi yeni şartlara cevap veremez duruma düşmüştür.Bazı sorunlar bakımından işleri verimli yapamayacak kadar büyük , diğer bazı sorunlarda ise çok küçük kalmaktadır.Sonuç olarak hem yukarı doğru , hem de aşağı doğru “otoritenin devredilmesi” için baskılar yapılmaktadır.Bu günün ve yarının sorunlarının üstesinden gelebilecek yeni yapılanmalara doğru gidilmektedir.Burada söz konusu olan uluslararası kurumların ve anlaşmalarının rolünün artmasıdır.Yeni sorunlar global nitelikte ise bunların üstesinden ancak global bir ölçekte , uluslararası kuruluşlar ve genellikle üzerinde mutabakat sağlanmış politikalar kullanılması sureti ile gelinebilir.Bu durum daha çok önde gelen sanayii demokrasilerinin daha geniş işbirliği ve dayanışma sürecini doğurmuştur.Ticari maksatlara yönelik bölgesel nitelikli devletler üstün teşkilatlar ortaya çıkmıştır.ABD , Kanada ve Meksika arasındaki NAFTA , Avrupa Birliği ve Japonya’nın başını çektiği Asya Kaplanları üç ayrı ticaret blokunu oluşturmaktadır.Halen entegrasyoncularla milli güçlerin daha fazla aşındırılmasına karşı çıkanlara arasında siyasal anlaşmazlıklar vardır.
Özetle insanlık bir bilmece ile karşı karşıyadır.Son 20-30 yıl içinde ulus-devlet aşınmaya uğrasa da global değişime yine devlet aracılığı ile gidilecektir.O nedenle her ülke bu gelişmelerin bilinci altında gelecek yüzyıla hazırlanmalıdır.
ULUS DEVLETİN GELECEĞİ TEHLİKEDE
Kurtuluş Savaşı sonrası , batılı işgalci , iki yüzlü ve çıkarcı emperyalist devletleri kanları , canları pahasına Anadolu’dan kovarak Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devletini kuran Atatürk ve silah arkadaşlarının ve bu uğurda can veren atalarımızın kemiklerini sızlatırcasına kapitülasyonların benzeri yeni bir ekonomik işgal globalleşme adı altında dayattığı bir kısım yasal ve ekonomik düzenlemelerle ve uluslar arası anlaşmalarla egemenliğimizi tehdit etmektedir.
Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti “ULUS DEVLET” niteliği ile küreselleşme önünde hem bir engel hem de bir basamak olarak durmaktadır.Ulus devleti temsil eden hükümet ve meclis çıkardığı yasalarla ve yaptığı uluslararası anlaşmalarla ulus devletin bir kısım hak ve yetkilerini uluslararası kuruluşlara devretmektedir.Yani global değişime yine ulus devlet aracılığı ile gidilmektedir.Bu anlamda ulus devlet küreselleşmede basamak olarak görev yapmaktadır.Ulus devlet küreselleşme önünde bir engel gibi durmaktadır.Ulusal hukukun toplum çıkarlarını koruyan ve kollayan hükümleri ve bunları uygulamakla görevli mahkemelerin yargılama yetkisi uluslararası sermayenin çıkarlarına ters düşmektedir.Genç Türkiye Cumhuriyeti , Osmanlının son zamanlarında dış borç baskısı altında imtiyaz sözleşmeleri ile yabancılara terk etmek zorunda kaldığımız kimi mal ve hizmet üretimlerini KAMU HİZMETİ OLARAK tanımlamıştır.Bu sektörle ilgili olarak yapılacak “İMTİYAZ ŞARTLAŞMA VE SÖZLEŞMELERİNİ” daha oluşum aşamasında Danıştay’ın idari denetimine ve oluruna bırakmıştır.İkinci olarak bu tarz sözleşmelerin uygulanması ile ilgili olarak doğacak uyuşmazlıkların çözümünü TÜRK İDARİ YARGISINA bırakmıştır.Bu yapı anayasa ile de güvence altına alınmıştır.
İşte bu yapıyı koruyan anayasa maddeleri TBMM’nde son yıllarda görülmedik bir süratle ve iktidar muhalefet birlikteliği ile değiştirilmiştir.Şimdi “İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerine”ilişkin Danıştay’ın idari denetim ve olur verme yetkisi kaldırıldıktan başka , doğacak uyuşmazlıkların çözümü yetkisi ulusal yargıdan alınarak ULUSLARARASI TAHKİM KURULUŞLARINA (uluslararası hakem kuruluşlarına)verilmiştir.
TBMM’de büyük harflerle yazılı bulunan “EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR” ibaresi altında tahkim lehine oy veren milletvekilleri son elli yıldır fiilen askıda bulunan Cumhuriyetin temel felsefesinden yani TAM BAĞIMSIZLIK ÜLKÜSÜNDEN yüz seksen derece çark etmişlerdir.
Eğer siz uluslararası tahkimi kabul ederek , ekonominizi yabancı sermayenin kontrolüne terk etmişseniz , artık MAİ i (çok taraflı yatırım anlaşması) imza etmeye eliniz mahkumdur.İşte bu nedenle uluslararası tahkim yasası kapitülasyonların yeniden kabulünün ilk basamağıdır.
Kabına sığmaz hale gelen dev sermaye kuruluşları başta ABD olmak üzere uyruğu bulundukları devlet yöneticilerini sıkıştırarak MAİ yi projelendirmişlerdir.MAİ in mimarlığını ve sponsorluğunu Dünya ticaret serbestisinin sağlanmasını ve ulusal koruma politikalarının önlenmesini amaç edinen DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ (WTO) üstlenmektedir.MAİ büyük çoğunluğu ABD menşeli dev sermaye şirketlerinin son yüzyılda belirlenen ucuz emek , ham madde ve geniş pazarlar ihtiyacından doğan talebin dünyaya dayatmasıdır.MAİ sözleşmesi özet olarak uzun vadede ulusal sınırları ve ulus devlet yapılanmalarını tarihe mal edip , Dünyayı bir dev sermaye şirketleri imparatorluğuna dönüştürmeyi amaçlayan küreselleşmenin anayasasıdır.
Konunun daha anlaşılır olması için MAİ in kimi hükümlerini özetliyelim:
· Çok Taraflı Yatırım Anlaşması’nı imzalayan ülkeler , öncelikle anlaşmaya
aykırı yasalarını değiştirecekler , ileride benzeri yeni yasalar yapamıyacaklar.
· Hükümetler yerli şirketlere yabancılardan farklı davranamıyacaklar. Ulusal
gerek ve kaçınılmazlıklardan kaynaklansa bile yerel yönetimlerin uygulayacakları politikalardan zarar görmeleri halinde yabancı yatırımlar tazminat için uluslararası tahkim kurallarına başvurabilecekler.
· Hükümetlerin kamulaştırma yada anlaşmada tanımlanacak kamulaştırma
benzeri politikalardan olumsuz etkilenebilecek olan yabancı şirketler , uluslararası tahkim kuruluna giderek zararlarını isteyebilecekler.
· Hükümetler bütün yabancı şirketlere ve ülkelere eşit davranacaktır.
· Yabancı şirketler çalıştıracakları elemanlarına karşı tutum , çevre koruması
adil rekabet gibi konularda yerel hükümetlerin zorunlu saydıkları hususlara uymak mecburiyetinde olmuyacaklardır.Bu hükmü “yerel şirketlere ayrıcalıklı davranılmayacağı” kuralı ile birlikte değerlikte değerlendirdiğimizde , yabancı şirketlerin yerlilere oranla daha avantajlı ve rekabet şansı yüksek olacaktır.
· Yabancı şirketlere tüm sektörler açık tutulacak , kamu güvenliği vs saiki ile
kısıtlama getirilemiyecektir.(savunma sanayii , telekonukasyon enerji gibi)
· Devlet toplum için zorunlu mal ve hizmetlerin üretim , fiyatlandırma ve
mülkiyetinde ağırlıklı paya sahip olamıyacaktır.
· Devlet gerek gelir dağılımını düzenlemek , gerekse yerli sanayiyi korumak
amacı ile düşük fiyatla üretim yapamıyacağı gibi , subvansiyonlarla da destekliyemiyecektir.
· Yabancı yatırımcıdan ülke ekonomisinin gelişmesi düşüncesi ile , üretimin
belli bir bölümü ihraç etmesi istenemiyecektir.
· Üretimde kullanılacak ham madde veya ara malın öncelikle üretiminin yapıldığı ülkeden sağlanması istenemiyecektir.Bunun yerine üretici fiyatını en düşük bulduğu
ülkeden sağlama hakkına sahip olacaktır.
· Yabancı yatırımcı dışarıdan kilit personel ve uzman getirme ve çalıştırma
hakkına sahiptir.Bu kişilere mülk edinme ve oturma izni verilecektir.
· Devlet emeğin maliyetinin düşürülmesi için her türlü sosyal güvenlik ve
yardımın yanı sıra bu yoldaki örgütlenmeleri önleyecektir.Hükümetin tahkimle birlikte sosyal güvenlik yasasını niçin alel acele çıkardığı bu kural karşısında daha iyi anlaşılmaktadır.
Günümüzde basını da tekeline geçiren kartellerin hükümetlerin mukadderatını ve buna bağlı olarak politikalarını ve hatta seçmenlerin iradelerini ne denli kontrol ettiklerini son yirmi yılda sayısız örnekleri ile yaşadık.Tahkim ve MAİ ile kapitilasyonları Osmanlıdan beter yaşayacağımızı ve egemenliğin gerçek sahiplerinin kimler olacağını anlatabildiğimizi sanıyorum.
Ulu önder Atatürk egemenlik konusunda ne kadar duyarlı ve kararlı olduğunu zaman zaman aşağıda örneklerini verdiğimiz sözleri ile ifade etmiştir:
· “Kuvvet birdir ve milletindir”.
· “Egemenlik hiçbir sebep ve şekilde terk ve iade edilemez”.
· “Yeni Türkiye Devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir”.
· “Kayıtsız şartsız tabiri ile açıkça ifade edilen egemenliği , milletin
sorumluluğunda tutmak demek , bu egemenliğin , en küçük parçasını sıfatı ismi ne olursa olsun , hiçbir makama vermemek verdirmemek demektir".
Ancak tahkimi savunmayı görev kabul etmiş olan holdinglerin yayın organı Para dergisinde sayın Mümtaz Soysal ile eski Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Atatürkçü Düşünce Dernekleri Genel Başkanı Yekta Güngör Özden’in resimleri basılarak tahkime karşıtlığın simgesi olan bu kişilere hitaben “Bırakın Türkiye Çağ Atlasın” diye yazabilmişlerdir.
Bu gün durumun farklı olduğuna ve emperyalizm çağının artık son bulduğuna inanmamızı bekleyenler şu çok ünlü sözü unutmasınlar.ŞEYTANIN EN BÜYÜK KURNAZLIĞI KENDİSİNİN OLMADIĞINA BİZİ İNANDIRMASIDIR.
17 Aralık 2008 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder